Zaman zaman üzerinde durduğum bir konu var. Bir ülkenin ekonomisi aslında iki unsurdan oluşur. Birincisi makro ekonomidir. Makro ekonomi devletin ekonomisidir. Diğer bir ifade ile devletin bütçesidir. Ülkemiz açısından baktığımız zaman bu unsur, yani devletin ekonomisi son derece sıkıntılı ve halledilmesi çok zor sorunlarla dolu. Ekonominin ikinci unsuru ise, mikro ekonomidir. Mikro ekonomi, bireylerin ekonomisidir.
Zaman zaman üzerinde durduğum bir konu var. Bir ülkenin ekonomisi aslında iki unsurdan oluşur. Birincisi makro ekonomidir. Makro ekonomi devletin ekonomisidir. Diğer bir ifade ile devletin bütçesidir. Ülkemiz açısından baktığımız zaman bu unsur, yani devletin ekonomisi son derece sıkıntılı ve halledilmesi çok zor sorunlarla dolu. Ekonominin ikinci unsuru ise, mikro ekonomidir. Mikro ekonomi, bireylerin ekonomisidir. Diğer bir ifade ile kişilerin, hane halkının, firmaların ekonomisidir. Bu unsurda biraz tuhaflık var. Ülkeyi karış karış gezmeye çalışan biri olarak bu konuda bir takım tuhaflıklar görüyorum. Bu tuhaflıkların ekonomi disiplini açısından izahı da pek mümkün görünmüyor. Çünkü, maalesef tüketime alıştırılmış toplum fertleri ne olursa olsun bu alıştığı tavırları değiştirmeye karşı direnç gösteriyor. Herkes mi? Elbette herkes değil. Bütün imkânlarını zorlayanlar için durum böyle. Bu tavır değişikliğini gösteremeyen, yani ekonominin ağır şartlarına karşı yaşantısında değişiklik yapmaya direnenlerin sayısı elbette gittikçe azalacaktır.
Bu arada makro ekonomideki çok zor şartlar, mikro ekonomide ciddi bir kuralsızlığı, denetimsizliği, başıboşluğu getiriyor maalesef. Belki de başka bir hesap var onu da bilemem. Bu denetimsizlik, kuralsızlık, başıboşluk zaten çok sıkıntılı olan mikro seviye ekonomisini daha da içinden çıkılmaz duruma getiriyor. Bu gerçeğe iki somut örnek vermek istiyorum. Birincisi kiralar. Bakın altını çizerek söylüyorum ki; kira konusu mikro ekonomi bazında ülkemizin en önemli konularının başında gelmektedir. Bu konu ihmal edilecek bir konu değildir. Uygulamada gören bir kişi olarak, daha doğrusu bir Avukat olarak kiralar konusunda gördüklerim hiç de hayra alâmet değildir. Gerçekten uyarıyorum. Ülkemizde kiralar konusunun bir saat dahi beklemeye tahammülü yoktur. İkinci somut örnek ise fırsatçılıktır. Dedik ya mikro ekonomi düzeyinde kuralsızlık, denetimsizlik, başıboşluk almış başını gidiyor. İstanbul Eminönüde bir börekçi, su böreğinin porsiyonunu 180 TL’den veriyor. Bunu içine sindiremezken sıradan bir ayranı da 50 TL’den veriyor. Gözümle görmesem inanmazdım. Konya Akşehir’de ayranın en güzel şekilde yapıldığı yerde 20 TL olan ayran, adı geçen börekçide 50 TL. İşte bunun adı fırsatçılıktır ki bunu önleyecek olan da denetimdir.
Başlıkta farklı konular dedik. Bu nedenle birkaç farklı konuya daha değinmek icap ediyor. Ülke ölçeğinde baktığımızda bu konuların başında Türk olmayan Suriyeliler meselesi gelmektedir. Ülkenin her tarafında insanlar bu konudan rahatsızlar ve bir çok yerde konu rahatsızlık boyutunu da aşmış bulunmaktadır. Baştan beri söylediğim bir gerçek var. Türk olmayan Suriyelilerin kendi iyilikleri için kendiliklerinden gitme kararı almaları gerektir. Neden? Ülke vatandaşı ile uyumlu bir yaşama ortamı oluşmamıştır, oluşturamamışlardır. Bu şekilde yaşamak devam etmez. Beşar Esat da ısrarla gelin dediğine göre bu insanların bir an önce ülkelerine dönmeleri gerektir. Biliyoruz, BOP denen ucube düzen onların buraya gelmelerinin ana nedenidir. Ancak bu ucube proje bir çok yerinden zaten delindi. Bu konuda da delinse ve Türk olmayan Suriyeliler ülkelerine güzel güzel dönse hiçbir sıkıntı olmaz.
Zaman zaman tanık oluyoruz. Özel görevlinin biri, daha açık bir ifade ile İngiliz ajanlarından biri çıkıp bir söz ediyor ve haydiii o sözü alıp günlerce köpürttükçe köpürtüyoruz. O sözü söyleyenin ve söyletenin tam da istediğini yapıyoruz. Örnek mi? Bir görevli çıkmış, Hatay Türkiye’ye katılmasa imiş daha iyiymiş gibi zırvalar söylemiş. Ben yazılarımda mümkün olduğu kadar bu tür zırvalara cevap vermiyorum, verme gereği de duymuyorum. Çünkü, öyle yaparsam yazılarımı okuyup da o konuyu bilmeyenlere, duymayanlara da duyurmuş olurum. Bu nedenle isterim ki, o zırvaları söyleyen ve söyletenler kendi yalnızlıklarında boğulsunlar. Biliyorum, bu dediğimi uygulamak pek kolay değil, ama sabır şarttır.
Temel olarak şuna bakarım. 100 yıldan beri birçok yalanlarla, kandırmalarla, maalesef din kullanılarak, akıl almaz paralar harcayarak, iktidarlar oluşturarak, İngiliz ve batı ajanlığı yaparak verilen bir mücadele var. Nedir o mücadele? Mustafa Kemal ATATÜRK, Cumhuriyet ve bunlara bağlı olarak Türk düşmanlığı. Peki, soruyorum: Bütün bu imkânların ortaya konmasına rağmen bugün Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN Türk Milleti’nin gözünde, kalbinde yeri nasıldır? Hatta, tüm dünyada ve özellikle Türk Devletlerinde yeri nasıldır?
Bu soruya bir örnekle ben cevap vereyim: Kardeş Azerbaycan’ın büyük lideri Ebulfeyz ELÇİBEY diyor ki; “Sovyetler döneminde Türk Milliyetçisi olduğum için işkenceler yaptılar. Bu işkencelere değil de ATATÜRK rozetim vardı onu aldılar, ona hâlâ yanarım. Ben Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN neferiyem.”
Gerisi boş laflar. Enerjimizi harcadığımız yeter, değmez.