Toplumların kaderi, çoğu zaman hangi davranışın ödüllendirildiğiyle belirlenir. Eğer bir yerde dürüstlük geri planda kalıp, çıkarcılık ve yalakalık öne çıkıyorsa, orada çürüme başlamış demektir. Bugün etrafımıza baktığımızda, güce yakın durmanın erdemden daha fazla kazandırdığı bir düzenin izlerini görmek zor değil.
Kimi insanlar için ilke değil, menfaat belirleyici hale gelmiş. Makam sahiplerine abartılı övgüler dizmek, güçlü olanın yanında saf tutmak neredeyse bir “yöntem” olarak benimsenmiş. Doğruya yanlış, yanlışa doğru diyenlerin sayısı arttıkça, toplumun ortak değerleri de aşınıyor.
Bu durum yalnızca bireysel bir zafiyet değil; zamanla toplumsal bir hastalığa dönüşüyor. Çünkü çıkarın kutsandığı yerde, adalet ve ahlak geri çekilir. Geriye ise birbirine güvenmeyen, yalnızca kendi hesabını yapan kalabalıklar kalır.
Oysa insanı değerli kılan; sahip oldukları değil, özünde taşıdığıdır. Ne kadar zengin olursa olsun ne kadar güçlü görünürse görünsün, karakteri zayıf olanın içindeki boşluk dolmaz.
Yanlış karşısında susmak da çözüm değildir. Her sessizlik, bir noktada yanlışı büyütür. Elbette her tartışmaya girmek zorunda değiliz; ancak doğruyu savunma iradesini tamamen kaybetmek de başka bir tehlikedir.
Daha iyi bir toplum, ancak çıkarını değil vicdanını merkeze alan insanların çoğalmasıyla mümkün olur. Çünkü iyilik, ancak ona sahip çıkanlar oldukça ayakta kalır.
Hakkı gasp etmenin fırsatçılık, liyakatsiz yükselmenin başarı, güçlüye boyun eğmenin akıllılık, zayıfı ezmenin güç sayıldığı bir düzende sorun zekâ değil, vicdan yoksunluğudur.”