Şanlıurfa’da yaşanan acının ardından, bir gün sonra Kahramanmaraş’tan gelen haber…

İki gün arayla gelen bu sarsıcı olaylar, sadece o şehirleri değil, tüm Türkiye’yi derinden yaraladı.

Bir zamanlar güvenin, disiplinin ve saygının simgesi olan okul kapıları artık başka bir duyguyu da taşıyor: tedirginlik.

Veliler çocuklarını okula gönderirken içlerinde bir huzursuzluk, çocukların gözlerinde ise en ufak seste irkilen bir kaygı var.

Oysa eskiden okul dediğimiz yer sadece ders anlatılan bir bina değildi.

Orası karakterin şekillendiği, saygının öğrenildiği, sınırların çizildiği bir hayata hazırlık alanıydı.

Öğretmen sınıfa girdiğinde sessizlik olurdu.

Öğrenciler ayağa kalkar, o an sınıfta görünmeyen ama hissedilen bir otorite oluşurdu.

Bu otorite korkudan değil, saygıdan beslenirdi.

Bugün ise değişen sadece teknoloji değil.

İnsan ilişkileri, değer yargıları ve otoriteye bakış da köklü bir dönüşüm geçirdi.

Sosyal medya ve dijital dünya, çocukların zihin dünyasını artık en az aile ve okul kadar etkiliyor.

Ancak bu etki her zaman olumlu değil. Şiddeti normalleştiren, sınırları belirsizleştiren içerikler; saygının yerini “rahatlık” adı altında kontrolsüz davranışlara bırakmasına neden oluyor.

Daha da önemlisi, öğretmen–öğrenci–veli üçgeninde ciddi bir kırılma yaşanıyor.

Bazı öğrenciler sınır tanımıyor.

Bazı veliler çözüm aramak yerine öfkeyle hareket ediyor.

Öğretmenler ise çoğu zaman kendilerini yalnız ve savunmasız hissediyor.

Böyle bir ortamda okul, bir eğitim yuvası olmaktan çıkıp bir gerilim alanına dönüşme riski taşıyor.

Bugün yapılması gereken;

saygıyı yeniden inşa etmek,

öğretmeni yeniden güçlü kılmak,

veliyi sürecin sağduyulu bir parçası haline getirmektir.

Okul kapısına konulan bir güvenlik görevlisi çözüm değildir.

O, yaşanan sorunun bir sonucudur. Asıl mesele, o kapının ardındaki güven duygusunu yeniden kurabilmektir.

Çünkü bir ülkenin geleceği, en çok da çocukların kendini güvende hissettiği sınıflarda inşa edilir.