Ramazan ayında eski zamanlardaki eğlenceleri, davulcuların manilerini anımsayacak kadar geçmişe dönemesem de, kalabalık aile sofralarında büyüklerimizin eski Ramazanlara dair anlattıklarını, sevdiklerimizin özenle hazırladığı iftar yemeklerini, buram, buram kokan ramazan pidelerini, annelerimizin yapmış olduğu güllaçları, lokma tatlılarını, baklavaları, kadayıfları özlemle anmadan geçemeyiz.

Her ne kadar ramazan demek bir arada olmak, paylaşmak demek olsa da, kendimizi günlük hayatın koşturmacasına kaptırınca bir arada olmayı unutuyoruz. Çocukların pide kuyruğunda top oynadığı, iftar sofralarının ihtiyacı olan herkesle paylaşıldığı ramazanlar ne yazık ki eski de kaldı. Belki de bu yüzden büyüklerimizden ‘Ah nerede o eski ramazanlar!’ cümlesini son yıllarda daha sık duyar olduk. Zaten az olan ramazan coşkusunu tıpkı geçen sene olduğu gibi, bu sene de pandemiden dolayı hiç yaşayamaz olduk.

***

Çocukluğumuzun Ramazan ayları huzur, bereket ve mutluluk içinde geçerdi. Ramazan başlamadan 5-10 gün öncesinden evlerde tatlı bir telaş, heyecan yaşanırdı. Alışverişler yapılır, eksik-gedik ne varsa alınır, evlerimizin tüm ihtiyaçları giderilirdi. Çocukluğumuzun huzur ve bereket dolu Ramazan ayının bitmesini hiç istemezdik. Aile bireyleri iftar saatinden 15-20 dakika önce sofrada hazır beklerdi. İftar ezanı beklenirken sohbetler edilir, küçüklerin yaramazlıklar anlatılır ve orucu açmaya kısa bir süre kala dualar okunurdu. Çocuklar gönüllü olarak balkonlarda, evin damlarında heyecanla ezanın okunmasını beklerdi. Hatta minare ışıklarının yandığını ilk gören kişi olma çabasında, kendi aralarında yarışırlardı.

Annelerimizi oruç tutmak için zor ikna ederdik. Anne yüreği işte! Dayanamayacağımızı bildiği için, ‘Yavrum, sen niyet etme. Gerçi niyet etsen de, etmesen de Allah tuttuğun orucu kabul eder. Ama sen daha küçüksün, dayamazsın! Her an orucunu bozabilirsin.’ diye uyarılarda bulunurdu.

  1. tuttuğumuz gün açlığa ve özellikle susuzluğa dayanamadığımız anlarda öğle uykusuna yatar, ezanın okunmasına az bir süre kala uyanır, sokakta arkadaşlarla oyunlar oynardık. Sonrasında da iftar için geri sayıma geçilir ve mahalle fırınlarında Ramazan Pidesi kuyruğuna girerdik. Fırında öyle bir sıra olurdu ki, 3-5 arkadaş beraber ekmek almaya gider, sıra bize gelene kadar aramızda oyunlar oynardık. İnsanlar birbirlerine karşı saygılı ve anlayışlı davranırlardı.

Her evde çeşit çeşit yemekler yapılır, mis kokan o yemekler içimizin yağını eritirdi. Annelerimizin hazırladıklarının dışında, sofrada mutlaka farklı yemek çeşitleri olurdu. Komşular birbirlerine yapmış oldukları yemeklerden mutlaka ikram ederdi. İftar sofraları zengin ve dolu dolu olur, bir kuş sütü eksik kalırdı. O kadar su içer, o kadar yemek yerdik ki, zannedersiniz günlerce boğazımızdan lokma geçmemiş gibi. Anne-babalarımız; ‘Evladım, biraz yavaş ye! Önünden alan yok. O yüzden yavaş ye ki, miden şişmesin!’ diye söylemlerde bulunurlardı.

Komşular aralarında sözleşir, tüm mahalleliye toplu iftar daveti verirlerdi. Herkes az-çok, demeden çeşit çeşit yemek yapar, birlik ve beraberlik içinde oruçlarımızı açardık. Dualar okunur, sohbetler edilirdi. İftardan sonra teravih namazına gidilir, daha sonra da akşam çayı eşliğinde hoş sohbetlerle geç vakitlere kadar oturulurdu.

***

Ramazan ayında sahur sohbetleri de bir başka olurdu. İftar yemeğinin şişkinliği midelerdeki yerini korurken, genelde kahvaltı sofraları kurulur, bol bol su içilerek sahur yapılırdı. Dualar edilir, niyetler tutulur ve ertesi gün de kaldığımız yerden devam ederdik.

Ramazan eğlenceleri düzenlenir, toplu iftar çadırları kurulur, huzur içinde 11 Ayın Sultanı’nı uğurlardık.

Birlik-beraberlik, bereket dolu o eski, güzelim Ramazan aylarına hasret kaldık. Özlemle andığımız, tekrar yaşanmasını dilediğimiz güzel günler, belki bir daha hiç yaşanmayacak…

O yüzdendir ki; Annelerimizin, babalarımızın zamanında bizlere, ‘Ah nerede o eski ramazanlar!’ diyerek iç geçirmeleri,hayıflanmaları boşuna değilmiş...