Ocak 1937, İstanbul.

Fahrettin Paşa, davet edildiği Park Otel'e varıp hemen hızlı adımlarla Cumhurbaşkanı'nın olduğu odaya yöneldi.

Mustafa Kemal Atatürk'ü defalarca beraber çarpıştığı komutanını iyi bilirdi.

Bakınca anlamıştı ki; canı çok sıkkındı.

Terliydi.

Odanın balkonuna çıkmış, dalgın gözlerle Marmara'yı seyrediyordu;

"Paşa biliyormusun ki ben Cumhurbaşkanlığından istifa edip, Hatay'a çete reisi' olacağım"dedi.

Fahrettin Paşa, önce onun şaka yaptığını sandı.

Gülecekti ki, dönüp gözlerindeki bakışı görünce, işin şakasının olmadığını anladı.

Türk toprağı Hatay Fransızların elindeydi.

Mustafa Kemal ise, o toprağı tekrar Türkiye'ye bağlamaya yeminliydi.

Tüm ülkeyi savaşa sokmaktansa Toroslar'da bir direniş başlatıp, Fransızlardan söküp almayı kafasına koymuştu.

Gerekirse dağa çıkacak Hatay'dan Lübnan'a, emperyalist Fransızlara karşı isyan başlatacaktı.

Fahrettin Paşa anlamıştı.

Karşısında Türkiye'nin Cumhurbaşkanı değil, komutanı Mustafa Kemal Paşa vardı.

Heyecanla planlarını anlattı.

O anlattıkça Fahrettin Paşa endişelenmeye başladı.

Mustafa Kemal 15 yaşında asker üniformasını giymişti.

Libya'da çarpışırken gözüne giren kireç parçası , Çanakkale'de kalbini hedef alan kurşun,sıtma, iki kalp krizi ve difteri, hatta Osmanlı Devletince çıkarılan idam fermanı canını alamamıştı.

Şimdi bu yorgun vücuduyla ne yapıp edip Hatay'ı geri alacaktı.

Canı pahasına bile olsa.

Aralık 1937.

Fransız ordusu, Hatay'daki birtakım kutlamaları bahane edip müdahalede bulunmuştu.

Hatay'da Ermeniler'e silah dağıtan Fransız memurlar, Antakya Halkevi'ni basmışlardı.

Hükümet Konağı'nda bir Türk gencini öldürdükleri haberi gelirken; Atatürk Ankara'da Suriye Başbakanı ile görüşüyordu.

Mesajı net'ti "Tüm İslam alemi gibi, Suriyeliler de bağımsız olacaklardır.

Fransa buna engel olursa, söz veriyorum gerekirse Suriye'ye gireriz. Bu mesele benim için bir namus meselesidir" diyordu.

Ocak 1938.

Halsizdi; burnu kanıyor, bacağında illet bir kaşıntı geçmek bilmiyordu.

Sabahlara kadar süren toplantıların yorgunluğunu atmak için Yalova'da dinlenirken "Siroz" tanısı koymuştu doktor.

Ama ona teskin edici sözler söylemişti.

Mustafa Kemal ise, Fransızca bir tıp sözlüğünü eline almış "siroz" maddesini iyice okumuştu.

"Günlerim sayılı" dedi kendi kendine.

Daha kötü bir zaman olamazdı.

Bir yanda "Hatay Meselesi" diğer yanda yaklaşan büyük savaş.

Dünya'ya zayıflık değil, güç göstermesi lazımdı.

Mart 1938.

Celal Bayar'ın ısrarı ile Avrupa'dan doktor Fissenger getirildi.

Ona göre hastalığın durdurulması mümkündü.

Reçete ise çok açıktı.

Günde 12 saat dinlenmesi gerekiyordu.

İçki, kahve, sigara yasaktı.

Çalışmamalıydı.

19 Mayıs 1938.

Fransız gazeteleri tüm Dünya'ya "Mustafa Kemal hasta, artık hiç bir şey yapamaz" haberleri geçiyordu.

Açık açık "Lideri hasta Türkiye Hatay'ı alamaz" diye bir meydan okumaydı bu.

(Devam Edecek)