Kadınlar… Annelerimiz, kız kardeşlerimiz, evlatlarımız, eşlerimiz, sevgililerimiz…

Hepsi birbirinden vefakâr, hepsi birbirinden cefakâr kıymetlilerimizdir.

Bi’ kere; hepimizi, tüm insanlık âlemini doğuran kadınlardır. Var mı daha ötesi?

Sadece bu yüzden bile, hepimizin kadınları başımızın tacı etmesi gerekir.

Peki bu cefakâr, vefakâr kadınlar sadece 1 haftalığına ortadan kaybolsalardı neler olurdu?

Hayatımızın hem mimarı, hem de en ince işçileri birden bire gerçekten ortadan yok olsaydı?

Öyleyse kılavuzsuz kalmış bir gezegene yolculuğumuz başlıyor...

***

Olmaz ya, hadi oldu diyelim…

Bir sabah uyandık vee “Puuf..!” Yoklar…

Dünya, tarihinin en büyük, en sessiz ama en kaotik gününe merhaba derdi.

İşte, sadece bir hafta içinde yaşanacak muhtemel absürtlükler silsilesi;

1. Gün: Büyük şaşkınlık ve sessizlik!

Kadınların yok olduğu ilk saatler… Evde temizlik yapan, ortalığı toplayan biri yok. Gölgesiyle kavga eden, dırdır eden de yok. Ortam gayet sessiz… O anlık sessizlik ve huzur, zamanla yerini telaşa bırakmıştır. “Telefonunu almamış, çantası da evde, bakkaldan, marketten gelen de yok... Ee, nerde bu kadın?”

Evde tek başına kalan biz erkekler, banyoda diş macununun yerini, mutfakta çay kaşığının nerede olduğunu bulmak için beyhude bir çaba içine gireriz. Evin içinde amaçsızca dolaşan, elde tek bir çorapla, "Ala ala, diğer teki nerede acaba?" diye felsefi sorular soran milyonlarca adam...

Cadde ve sokaklar tuhaf bir sessizliğe bürünmüştür. Trafikte korna sesleri azalmıştır belki ama, "Aşkım şu sağdaki dükkâna da baksak mı?" diyen olmadığı için, AVM'lerin cirosu anında yüzde 90 düşmüştür!

İlk günün akşamı; “Rögar kapağını açık unutulan belediye çukurunun içine düşmüş!" hissi, tüm dünyayı sarardı. Kimse ne olduğunu anlamaz, sadece bir eksiklik hissedilirdi; kumandayı bulamamak gibi, ama çok daha devasa bir sorun…

2. Gün: Mutfak savaşları ve açlık oyunları…

Açlık baş gösterirdi! Mutfaklar, birer deney laboratuvarına ya da savaş alanına dönmüştür. Dünya genelinde Google'da en çok aranan terimler şunlar olurdu; "Makarna suyu ne kadar kaynar?", "Yumurta kırarken kabuğu nasıl içine düşürülmez?”, "Bulaşık makinesi deterjanı o küçük göze mi konuyor, yoksa direkt içine mi atılıyor?" Akşam yemeği menüsü standartlaşırdı. Akşamdan kalan soğuk pizza kenarı, ne olduğu belirsiz bir konserve ve bolca keder...

***

3. Gün: Kıyafet krizi ve moda anarşisi

İşte trajedinin zirve yaptığı gün… Temiz kıyafet stokları tükenmeye başlamıştır. O sihirli, "kirli sepetine atınca yıkanıp, ütülenmiş olarak dolaba geri dönen" döngünün, aslında sihirli olmadığı acı bir şekilde anlaşılmıştır. Çamaşır makinelerinin önünde, hiyeroglif çözer gibi o sembollere bakan çaresiz profesörleri, CEO'ları, siyasetçileri düşünün..!

Sonuç? Lacivert takım elbisenin altına giyilen beyaz spor havlu çoraplar, ters giyilmiş atletler ve "Bu gömlek daha üç gün idare eder" yalanına sığınan koca koca adamlar. Dünya modası bir haftalığına "Ne bulduysam giydim” akımına teslim olmuştur.

(Devam edecek…)