Satışlarını gerçekten daha aşağıda göstermek, ya da giderlerini olduğundan daha fazla göstermek, naylon fatura diye adlandırdığımız gerçek olmayan faturalar almak suretiyle işletme kârını düşük gösterip, düşük vergi ödemek, ya da bu durumun tam tersi yapılarak işletmenin kârı, hayali satış rakamları ile olduğundan çok fazla gösterilerek, bankalar kredi çekmek ve bu kredileri ödememek adına çeşitli yollara başvurarak krediyi batırmak Hayali ihracat yoluyla çıkar sağlamak, usulsüz teşvikler alarak avantaj sağlamak, kamu ihalelerinde yapılan hileler ile menfaat sağlamak ve buna benzer, çok çeşitli yolsuzluk yöntemi söyleyebiliriz.
Yolsuzlukların ülkede ve toplumda çok önemli etkileri vardır. Bunların başında ise, güven duygusu kaybolmaktadır. Devletin vatandaşına, vatandaşın ise devletine ve hukuka karşı güveni ve vatandaşında diğer vatandaşa karşı güveni yok olmaktadır. Toplumun temelinde sosyal adalet olgusu kaybolmakta, yoksulluk, açlık ve sefalet ortaya çıkmaktadır. Pahalılık, işsizlik ve toplumdaki suçluluk artmaktadır. Vatandaşın siyasete ve siyasetçiye karşı bakış açısı değişmekte, güven duygusu olmayan toplum oluşmaktadır. Yolsuzlukların çok yaşandığı ülkeye karşı diğer ülkelerin bakış açısı değişmekte ve uluslararası kredi kuruluşları bu durumu göz önüne alarak değerlendirmeler yapmaktadır. Neticede ise, çok önemli ekonomik sorunlar ortaya çıkabilmektedir. En önemli etkisi ise, ülkede ki temel taşları yerinden oynatarak, ahlaki alanda bozulmalara ve çöküşlere yol açmasıdır.
Yolsuzluklara karşı mücadele etmeye karar verildiğinde, en önemli şey kararlılık olmalıdır. Öncelikle devletin en üst düzeyinden başlayarak bu mücadele için gereken her türlü yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Devletin denetim organları en etkili bir şekilde çalışmalı, sonuçları toplumla paylaşılmalıdır. Yolsuzlukla mücadelede siyasi hesaplar yapılmamalıdır.
Devlet, sivil toplum kuruluşları, basın, medya, toplum ve birey top yekûn bir mücadele ile yolsuzlukların üzerine kararlılıkla gidilmelidir.
Hani derler ya, kurt kurdu ısırmaz diye, aslında köpek köpeği ısırmaz denilmek istenir. Bence hayvan hayvanı ciddi ısırmaz. Kanımca bir sürüde bulunan erkek hayvanların çiftleşme dürtüsü konu olduğu zaman ölümüne bir birileri ile kavgaya tutuşurlar, kavgadan galip çıkan, dişilerin sahibi olmaya hak kazanır. Ortada bir baskın erkek mücadelesi olduğunda, kimi zaman erkekler bir birilerini ısırırlar. Bu ısırma gerçekte menfaat uğruna yapılır.
Bir tarihte ANAVATAN partisinin kuruluş aşamasında bazı dostlarım beni de davet etmişti. O dönem özel sektör de iyi bir pozisyonum vardı, kabul etmedim. Hatta bu oluşuma verilecek maddi destek , daha sonra kat be kat çıkabileceği konuşmalarına bile şahit olmuştum. Anavatan partisi ezici bir çoğunlukla iktidara geldiğinde, merhum Turgut bey kendi seçtiği prenslerini Bakanlıklar arasında serpiştirmişti. Hepsi onun talebeleri ve oğullarının arkadaşları olarak temayüz etmiş, ve önemli görevlere gelmişlerdi. Bir vesile olarak bir Bakan arkadaşımı ziyarete gittiğimde, ortada bir mevzunun dolaştığına şahit olmuştum. Konuşulan isim İsmail idi. Konuyu arkadaşım olan Bakan’a sorduğumda, tatsız bir olayın Turgut bey tarafından kamuya duyurulacağını söylemişti. Nedeni açıktı, RÜŞVET, Partiyi kurtarmak adına İsmail’i (Özdağlar) harcayacaklardı. Literatüre geçen: ’’ Dinime söven Müslüman olsa bari’’ sözü ile tarihe geçmişti.
1985 senesinde yaşanan bu olayda İsmail Özdağlar görevden el çektirildi ve Yüce Divan’a gönderildi. O tarihte yaşanan gündemde, topluma ne kadar hassas olunulduğu görünümü verilmek istenmekteydi. Böyle bir görüntünün arkasından başka neler oluştuğunu araştırmak, insanların aklına gelmedi. Gerçek bu muydu bilmemekle birlikte, Osmanlıdan miras kalma ‘RÜŞVET’ , asırlarca Anadolu’da önemini hiç kaybetmemişti. Fuzulî’nin ünlü şikayetnamesindeki;’’ Selam verdim Rüşvet Diye Almadılar’’ yakınması, belleklerde ki yerini muhafaza etmektedir. İsmail Özdağlar bakanlıktan alınmış ve Yüce divanda yargılanıp 2 sene hapis hükmü ile cezalandırılmıştı. Cezasını çekip tekrar toplumun arasına girdi. Mühim olan böyle bir şüphe varsa kişinin, ortaya konulacak bir divanda yargılanması, varsa delillerin ortaya konulması gerekir.
Rüşvet konusunda taraf olan Menemencioğlu’na Adnan Kahveci’nin verdiği bir ses kayıt cihazı marifeti ile İsmail’le kurulan tuzakta, yaptığı konuşma kayda alındı. Bu kayıt, adli mercilere aktarılması, olayın meydana geldiğinin asıl delili idi . Şimdi olsa İsmail böyle bir delili kabul etmeyebilirdi. Çünkü ses kayıt sistemlerinden elde edilen sesler, hukuki anlamda, kimi yerde delil sayılmamaktadır.
Uzun zamandır İran asıllı REZA Zarraf, İran’dan alınan petrolün karşılığını altın olarak ülkesine aktarılmasında aracılık ettiğini kabul etmekte. Bu işlemin yürütülmesinde devlet kademelerine rüşvet verdiğini de itiraf etmekte. Hatta miktarlarını bile ifşaa etmekte. Yapılacak ilk iş, bu rüşvet iddiasındaki bakanların görevlerini bırakmaları idi. Bu yerine geldi.
İkinci iş ise, bu insanların Yüce divanda yargıya hesap vermeleri idi. Bu ise engellendi. Bu engelleme bu gün bile toplumu germeye devam etmekte. Bırakın gitsinler, koltuklarını bıraktılar amma o koltuklar hala pis kokmakta. Çıksınlar yüce divana, hesap versinler. Eğer verilecek bu hesap, başka tepelere kadar uzanmasından rahatsızlık duyuluyorsa, o zaman kimse devreye girip konuyu savunmaya geçmemelidir.
Ben toplumda kiminle konuştuysam konu hakkında, ülkenin bu davadan çok yara alacağını, hatta dibe vurabileceğini söylemekteler. Bende inanmaktayım. Eğer bu RÜŞVET sisteminden kurtulacaksak, ülke varsın dibe vursun. Aslında kanunlar örümcek ağları gibidir, küçük sinekler takılır onlara, büyük sinekler bu ağı delip geçerler diye bir söz vardır.
SON SÖZ: ’’ MİNAREYİ ÇALAN KILIFINI HAZIRLAR…’’