Dört bölümde tamamlanacak olan aşağıdaki yazı dizisini, benim yazı günlerim olan Pazartesi ve Perşembe günleri olmak üzere 2 hafta takip ederseniz, zamanınızı boşa harcamadığınızı göreceksiniz.

Bu günkü Cumhuriyetimizin nasıl kurulduğunu daha iyi anlayacaksınız.

19 Mayıs 1919’un 100 yılı münasebetiyle düzenlenen proğramın açış konuşmasını, halen İndiana Bloomington’da yaşayan ve hayattaki en büyük “Halk Bilimcimiz” olarak kabul edilen Cumhuriyetimizle yaşıt Prof.Dr. İlhan Başgöz yapacaktı.

Kurtuluşa giden yolun hikayesini, ondan daha iyi kim anlatabilirdi ki?

Ancak İlhan hoca, yaşının getirdiği, sağlık sorunları sebebiyle çok arzu etmesine rağmen bu proğrama katılamadı.

Hazırladığı konuşmayı, Başkonsolos Umut Acar okudu.

***

Değerli konuklar; Ben Cumhuriyet’le yaşıtım.

O yüzden size anlatacaklarım, yalnız duyup işittiklerim, okuyup öğrendiklerim değil, aynı zamanda kendi hayat hikayem olacaktır.

Cumhuriyet, yedi büyük savaşın ardından kurulmuştur.

1856 Kırım, 1877 Osmanlı – Rus, 1892 Yunan, 1911 Trablus, 1912 Balkan, 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı, nihayet 1920-22 Kurtuluş Savaşı.

Bu savaşlardan yalnız sonuncusu zaferle bitmiştir.

Ama bu zafer, vatandaştan yalnız canını ve kanını istememiştir.

Vatandaştan; atını, arabasını, kağnısını, çorabını, keten bezini, pencere demirini alarak kazanılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’na niçin girdiğimizi, bugün bile bilmiyoruz

Ama; kardeşlerini bu savaşa kurban veren Avşar kadını biliyor ve parmağını Alaman’a uzatıyor.

Mektup saldım da varmadı.

Tel vurdum aynı gelmedi.

Alamanya harbeylesin,

Gayrı kardaşım kalmadı.

Savaş yılları, Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomisini tümden harap etmiş, ekin tarlada çürümüş; toprak tohumsuz, evler erkeksiz kalmıştır.

Kağnıya ver saban’a koşulacak hayvan, çiftin sapına yapışacak erkek yokluğunda çifte, hayvan yerine kadınlar koşulmuştur.

Bu çöküşün en gerçekçi destanını, hemşehrim “Şarkışla’lı Serdari” yazmıştır.

Bu uzun destandan dörtlükler veriyorum:

Tahsildar da çıkmış, köyleri gezer,

Elinde kamçısı, fakiri ezer.

Yorganı döşeği mezatla gezer,

Hasırdan serilir, çulumuz bizim.

Evlat da babanın, sözün tutmuyor.

“Açım” diye çift sürmeye gitmiyor.

Uşaklar çoğaldı, ekmek yetmiyor.

Başımıza bela, dölümüz bizim.

Benim bu gidişe, aklım ermiyor.

Fukara halini kimse sormuyor.

Padişah sikkesi, selam vermiyor.

Kefensiz kalacak ölümüz bizim.

Savaş yılları, Türk aydınlarını en yiğit ,en idealist, en eğitimlilerini ölüme sürmüş, onlar asla geri gelmemiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın en felaket tablolarından birini, asla unutamıyorum.

Bu tabloda; Tarsus tren istasyonunda bir kadın görünür.

Ordu, kanal bozgunundan dönmektedir.

Çul, çaput içinde, hasta, perişan, vagonlarda çuvallar gibi istif edilmiş bir asker döküntüsü.

Ak saçlı bir ana, yazması omzuna düşmüş, saçları darma dağın, bir vağondan ötekine koşarak feryat ediyor;

“Mehmedimi gördünüz mü…Mehmedim nerede?

Falih Rıfkı Atay diyor ki “Ana biz senin Mehmedini kumarda kaybettik”

(Devam Edecek)