KARS'A KARŞILIK KIBRIS;
İstanbul'un burnunun ucuna kadar dayanmış olan Ruslarla yapılan Yeşilköy (Ayastefanos) Antlaşması Osmanlı tarafı açısından kelimenin tam anlamıyla felaketti. Topraklarının üçte birini kaybetmiş, Rumeli'deki topraklarıyla bağlantısı kesilmiş, üstelik 245 milyon altın tazminat ödemeye mahkûm edilmiş olan Osmanlı'nın itibarı da, ekonomisi de yerle bir olmuştu. Bu, takâtını aşan tazminatı ödeyemeyeceği için de Besarabya, Kars, Batum ve Ardahan ile Doğubayazıt da Ruslara bırakılıyordu.
Devlet, tabir yerindeyse çökmüştü. Bir çıkış yolu arayan Osmanlı Devleti'ne, Berlin Kongresi öncesinde güya bir dost eli uzandı. Dışişleri Bakanı LordSalisbury, Büyükelçi Sir Henry Layard'a bir mektup göndererek, Rusya'nın tehdidine karşı Osmanlı'ya yardım edeceklerini, lâkin bu hizmetlerine karşılık olarak Ermeni ıslahatı yapılmasını artı, Kıbrıs'ın üs olarak verilmesini istiyordu.
Henüz tahtta ikinci yılını geçirmekte olan Sultan Abdülhamid'in, Mabeyn Müşiri (Genel Sekreteri) Eğinli Said Paşa, Salisbury'nin mektuplarını önceden okumuş ve ikna olmuştu. Padişahla konuştu ve ona kabul etmesi yönünde telkinde bulundu. İngilizlerle anlaşılması için elinden geleni ardına koymadı. (Eğinli Said Paşa'nın Hatıratı, Bengi: 2011, s. 36.)
Bununla kalsa iyi. Sadece 41 gün Sadrazamlık yapmış olan Kara Sadık Paşa da İngiliz tekliflerinin elden kaçırılmaması yolunda Layard tarafından bir güzel ikna edilmişti. Yükselen itiraz seslerini de susturan Sadık Paşa, devletin çıkarının İngilizlerle anlaşmakta olduğunu savundu ve 36 yaşındaki Sultan Abdülhamid'i psikolojik baskı altına aldı. Böylece bir yandan “İngiliz" Said Paşa'nın, öbür yandan İbnüleminMahmud Kemal'in ima ettiği üzere İngilizlerden muhtemelen rüşvet almış olan Sadık Paşa'nın gayretleriyle İngilizler ile antlaşma belgesi imza aşamasına kadar gelecekti.
O ŞART:
Sultan Abdülhamid, yağmurdan kaçarken tutulduğu dolunun ne olduğunu iyi biliyordu. İngilizlere hayır derse Ruslar İstanbul'un burnunun dibinde, Yeşilköy'deydi, her an Başkente yürüyebilir ve bir saatte saraya girebilirlerdi. Evet derse İstanbul'u kurtarmış oluyordu ama bu defa da Kıbrıs'ı kurdun pençesine teslim etmiş oluyordu. Sakalını mı kesersin, yoksa kolunu mu? ikilemine bu defa biz yakalanmıştık.
Bir şeyler yapmak için kıvranıyordu genç Sultan. Tuttu, İngiltere Kraliçesi Victoria'ya mektup yazıp bir şeyler yapmasını rica etti. Tabii sonuç alamadı. Ne yapıp edip hem tazminat miktarını düşürmeli, hem de Balkanlardaki topraklarına geçit açmalıydı. Aksi halde hem Kıbrıs'tan, hem de Rumeli'den olacaktı.
Bu arada Berlin Kongresi'nde Ruslarla yapılan antlaşmanın lehimize değiştirilmesi ihtimali belirmişti. Sultan bu fırsatı kaçıramazdı.
İşte o sıkıntılı çırpınış demlerinde işgalin geçici olması ve Rusların Kars, Ardahan, Batum gibi vilayetlerden çekilmesi halindeİngiltere'nin de Kıbrıs'tan çıkacağını taahhüt etmesi şartlarıyla, antlaşmayı tasdik etmek zorunda kaldı. Başbakan Gladstone'un deyimiyle İngiltere Kıbrıs'ı adeta yankesici gibi çarpmıştı.
138 yıl önceydi. Takvimler sıcak bir 15 Temmuz gününü gösteriyordu. Sultan, Büyükelçi karşı karşıyalar… İçi kan ağlayarak antlaşma metnini masasına koydu Abdülhamid Han. Ona bir şart daha eklemek istediğini söyledi. Şart Layard'ı şaşırttı ama Sultan gayet kararlıydı. Kraliçeden yazılı güvence istiyordu. Kraliçe kabul etti. Bunun üzerine Sultan sol üst köşeye kendi el yazısıyla yazıp altına imzasını attı:
“Hukuk-i Şâhâneme asla halel gelmemek şartıyla muhane de nameyi tasdik ederim." Hemen yanında da Büyükelçi Layard bu antlaşmayla Padişahın haklarına asla halel getirilmeyeceğini Kraliçe adına resmen beyan etti.
Nitekim 1878 yılında düzenlenen Berlin Kongresi'nde Ruslara olan 245 milyon tutarındaki tazminat borcumuz epeyce düşürüldü. Makedonya ve Arnavutluk'taki topraklarımıza “Doğu Rumeli" diye bir geçit açıldı ve devlet şimdilik derin bir nefes aldı. İşte Sultan tam 30 yıl devam edecek olan “kurtlarla dansına’’ bu ağır şartlar altında başlayacaktı.
Lâkin o asla ihlal edilemeyeceğini belirttiği ve Layard'a, Kraliçe adına beyan ettirdiği “hukuk-i Şahane", yani padişahın “Kıbrıs üzerindeki haklarını’’ Ruslar 1918 yılında Brst-Litovsk Antlaşmasıyla buraları boşalttığı halde İngiltere, hep yaptığı gibi sözünü yiyerek Kıbrıs'a el koydu.
LOZAN'DA KIBRIS
Gelin görün ki Lozan'da bunları dahi unuttuk, 20. maddeyle adayı İngiltere'ye olduğu gibi terk ettik.
Peki Sultanın düştüğü “asla halel getirilmeyecek" şerhi nerede işimize yaradı? 80 yıl sonra şehit Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'nun inanılması zor gayret ve mücadelesi sayesinde “garantörlük hakkımıza’’ dönüştü ve o hak sayesinde Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunabildik.
Bilelim ki, bugün Lozan sayesinde değil, Sultanın 15 Temmuz 1878'deki o tek cümlelik şerhi ve Zorlu-Menderes ikilisinin Londra ve Zürih'teki gayretleriyle kazanılan hak sayesinde Kıbrıs'tayız.
İşte böylesine serüvenlere konu olmuş Kıbrıs 1974’de yapılan savaş sonunda,
‘’KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ’’ devleti kuruldu.
Ne yazık ki, 1974’den bu tarafa, hiçbir Müslüman ülke, hiçbir Türki Cumhuriyeti Devletleri, Kıbrıs’ı tanımadı. Niçin tanımadılar dersiniz? Kudüs için ayağa kalkanlar, Kıbrıs için neden kıllarını kıpırdatmıyor acaba? Bu soruların cevaplarını ayrı bir yazı konusu yapacağız.
SON SÖZ :’’ BAYRAKLARI BAYRAK YAPAN ÜSTÜNDE Kİ KANDIR, TOPRAK, UĞRUNDA ÖLEN VARSA VATANDIR.’’