Bu hafta yine sarsıcı bir haber aldık. Afganistan, Taliban tarafından ele geçirildi. Bunun üzerine bölge halkı çok kötü sonuçlar ile baş etmek zorunda kaldı. Sonu bitmek tükenmek bilmeyen toprak kavgaları, ırk ayrımları, insansızlık ve insafsızlıklar. Say say bitmez de uzatmak istemedim işte, ne yapayım. Uzatsam biraz daha hüzün burkacak içimi, kalbim yerinden çıkacak. Zaten, gördüğümüz fotoğraflar yeteri kadar anlamlı değil mi? Bir de bu işin görmediğimiz boyutu var, tabii. Fotoğraflarda olmayan ve fark etmediğimiz duygular var. İşgale uğrayan bölgedeki yerel insanların gözünden dökülürken donuklaşan o korku ve üzüntü dolu gözler, kafese sıkışmış ve bu kafeste yaşamını sürdürmeye çalışacakların çaresiz bakışları. Çok üzücü çok. Din, dil, ırk, mezhep fark etmeksizin hepimiz insanız. 13 yaşındaki de, 45 yaşındaki de , 75 yaşındaki de...
Sevgi alışamadığımız bireylerden nasıl sevgi bekleyebiliriz? Sevgisiz, korkulu, acılı ortamlarda yetişen bireyler sevgiyi bilir mi? Öğretebilir mi, gösterebilir mi? Hissetmediğiniz duyguları başkasına aktarabilir misiniz? Öğretebilir misiniz? Anlatabilir misiniz?
Küçücük çocuklar filmlerde gördükleri savaşların gerçek olduğuna birebir şahit oldular. Onların ileride psikolojik olarak sağlıklı olmasını bekleyebilir miyiz? Aktarılan bilgilere göre kadınlar ve kızlar cinselliğin en zevksiz yanı ile tanıştırıldılar. Onlar güzel bir şeyin kötüye itilmiş halini yaşayıp da bizlere merhameti, sevgiyi, yumuşaklığı ve naifliği öğretebilirler mi? Peki, ya erkekler? Evli olanları ailelerini korumak için savaş verirken kaza kurşununa veya gerçek kurşuna kurban gidemez mi? Baba ruhu olmadan o halk ayakta kalır mı? Üzüldüm ya, hem de çok. Kalbim sızladı; kurşun seslerini, bomba seslerini falan binlerce kilometre uzaktan duymuş kadar kötü oldum. Gerçek kurşun seslerini ise hayal bile edemiyorum.