Abdülaziz döneminde donanmamız büyük servetler harcayarak çok güçlü duruma getirilmişti. Hem de olağanüstü ekonomik zorluklara rağmen. Çünkü 1827 yılında Rus, İngiliz ve Fransız donanmaları birleşerek Yunanistan'a bağımsızlık verilmesi için Osmanlı Devletimize karşı birleşip Navarin'de bulunan donanmamızı yok ettiler. Bu donanmamızın içerisinde Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın donanması da vardı.
Abdülaziz döneminde askeri yetkililerin donanma ihtiyacımız konusunda yaptıkları ikna girişimleri sonucunda güçlü bir donanma yapmaya karar verildi ve bütün imkânsızlıklara rağmen bu iş gerçekleştirildi.
Şimdi "Osmanlıyı Sona Erdiren Savaş" adlı kitaptan alıntılar yaparak bu olağanüstü özverilerle yapılan donanmanın ne duruma geldiğini görelim.
..."2. Abdülhamit tahta çıktığı zaman 30 parçalık bu donanma Karadeniz'e hâkimdi. Adriyatik ve Ege denizlerine hâkimdi. Zırhlı nakliye gemilerinden mürekkep (oluşan) 28 parçalık büyük bir Osmanlı donanması 42 tabur askeri taşıyabilmişti. (Rusya'nın henüz sözü edilir bir donanması yoktu; daha sonraları kuvvetli tersane inşa ettiler, hâkim bir deniz gücü yarattılar; Baltık tersanelerinde ve Nikoloyef limanında torpidolar, zırhlılar inşa ettiler.)..."
..."1877-78 (93 Harbi) bittikten sonra ise donanma, esas birlikleri ile Haliç'e kapatıldı. Donanmada esaslı bir talim, manevra ya da bakıma müsaade edilmedi. Çünkü Abdülhamit donanmadan korkuyordu. Bu sebeple donanma Haliç'te tam manasıyla çürümeye terk ediliyordu."...
"Bahriye Nazırı (Denizcilik Bakanı) Hasan Rami Paşa'nın hatıratında yer alır. Nazır olduktan sonra saraya ya da özel vükela (Nazırlar) toplantılarına asla davet edilmediğini yazar. Abdülhamit'i tek bir defa, o da nazır tayin edildiği gün gördüğünü kaydeder. Su kesimlerine kadar midye bağlayan köhneleşmiş gemilerin güvertelerinde tavuk beslendiği yazılıdır. Bakanlığa tayin olduğum zaman bahriye (denizcilik) mensuplarını miskinlik illetine uğramış halde buldum. Tersane tesislerinin ise hiç biri işlemiyordu. Bahriyece mühim olan havuz kapıları da haraptı. Torpido istimbotlarının alt tarafları çürüyorlardı, bitiyorlardı. Bahriyeliler kahvede vakit geçirdiklerinden silah kullanmanın en basit kaidelerini bile bilmiyorlardı. Bahriye Nezaretini borca boğulmuş buldum. Ne para veriliyordu ne de itibar kalmıştı. Ayrılan bütçenin ancak üçte birinin verilmesi adet haline gelmişti. 'gemilerin hiç birisi yerinden kımıldamayacak' diye padişah iradesi geliyordu. "...
..."Paradan, maaştan vazgeçtim, erzak, tayinat (yiyecek) için bir şeyler verin diye saraya başvuruyordum, ama o da aksayıp duruyordu."...
..."Hasan Rami Paşanın filo komutanı olarak 1897 Osmanlı-Yunan harbinde, bu donanmanın harp edemeyeceği, harbe hazır olmadığı hakkındaki çırpınışlarına karşın, Çanakkale'ye sürgün edilir. Mürettebat gemilerin icabında atılan ikinci demirlerini bile alamayacak kadar azaltılmıştı. Yeni asker verilmiyordu. Nihayet gemiler çürüdü. İçlerinde asker barındıramayacak hale geldi. Subaylar bile kamaralara, şemsiyeleri açık olarak girer çıkar oldular. Çürüklük bir raddeye vardı ki, artık bu gemilerin kalafat edilmeleri bile imkânsız hale geldi. Tamirat için yazılan yazılar, hep hasıraltı ediliyordu. Çanakkale'de ise gemileri tamir için çekecek havuz yoktu.
19 Mart 1897 günü akşamı Mesudiye, Hamidiye, Aziziye, Osmaniye zırhlıları ile bir korvetten ve üç tane birinci sınıf torpidodan müteşekkil bir donanma kolunun Haliç'ten kımıldayıp Unkapanı Köprüsü'ne geçişi, 'muvaffakiyet ve selametle hareket' olarak padişaha bildirilir. Eminönü köprüsüne ulaşmadan amiral gemisi olan Mesudiye'nin 8 kazanından 3'ü patlar, patlamalar birbirini izler. Halbuki sahiller, balkonlar, damlar Osmanlı donanmasının Marmara'ya çıkışını seyretmek için yerli, yabancı insanlarla doludur. Sarayburnu bin müşkülatla dolaşılıp Yeşilköy hizalarında gemilerin durdurulmasına lüzum görüldü. Ama bu seferde fırtına çıktı. Gemilerde elektrikli işaret fenerleri ve projektörler dahi tamam değildi... Hamidiye zırhlısında biriken suyu çekmek için ise diğerlerinde de olduğu gibi pompa yoktur. 400 askerle teneke ve kovalarla bu suların boşaltılması günlerce sürer ve bu askerlerin hepsi hastalanır.
Çanakkale'den ise amiralliğin ve bütün gemi kaptanlarının padişaha verdikleri raporlar bu gemilerin harp kabiliyetlerinin olmadığı hakkındadır.
Orhaniye zırhlısı raporunda geminin harap olduğu, harp kabiliyeti olmadığı ve emir üzerine yapılan daha ilk top atış tecrübesinde, topların araba ve kızaklarının kırıldığı, topların muattal (işlemez) kaldığı anlatılır. Bu gemi ile harbe girmek, yani verilen vazifenin yerine getirilmesi devlete, millete ihanet etmek sayılacaktır. Kumandanlar, 1897 Rus harbinde emir aldıklarında, emir dinlememek için istifa ederler, gemiler kumandansız kalır (Belgelerle Türk Tarih Dergisi, 24. Nüshası 1969, Abdülhamit zamanında Türk donanması incelemesi, kaynaktır.)"
Alıntımı burada şimdilik noktalıyorum. Kalan kısımları da gerçekten insan okudukça kanı donuyor.
Osmanlı Devletimizi bu duruma getirenler sorgulanmayacak, Kuvayı Milliyeciler ve onun eşsiz lideri Mustafa Kemal ATATÜRK sorgulanacak öyle mi?
Hadi canım sende...