Bir ara sözü Türkiye'ye getiriyor.
1990'ların sonunda yaşanan mali krize değiniyor. Sonrasındaki reformlar sayesinde Türkiye'nin yüksek kaliteli bir büyüme sürecine girdiğine işaret ediyor.
Renkli bir slayt daha ekranda:Türkiye'de, hapisteki gazeteci oranının 2012 ile 2018 yılları arasında yaşadığı tırmanışın çarpıcılığı...
Prof. Daron Acemoğlu, bu sürecin tersine çevrilmesi gerektiğine vurgu yapıyor.
Sözü, popülizm ile milliyetçiliğe getiriyor.
2005, 2010 sonrasında demokrasiye dönük talebin dünyada azalmaya başladığını, demokrasiyi sadece seçim sandığından ibaret sanan çoğunlukçu demokrasi anlayışının dünyada yaygınlaştığına değiniyor:

Demokrasi açısından mutlu zamanlardan geçmiyor dünyamız.

Acemoğlu iki saat süren keyifli, düşündürücü ve öğretici konferansında, sözü bir kez daha 'despotizm'e getirince, ben de kendisine kısa bir soru yöneltiyorum:

Sizce Türkiye de despotik bir rayda mı yol alıyor?

Prof. Acemoğlu'nun yanıtı tek sözcük oluyor:

Evet. Sorumu sürdürüyorum: Bu despotik ray, Türkiye'deki ekonomik kriz
ortamını derinleştiriyor mu?

Prof. Daron Acemoğlu bu soruma da hayır demiyor.
Ben de kendi kendime diyorum ki:
Türkiye demokrasi, özgürlük ve hukuk devleti rayından uzaklaştıkça, yalnız siyasal değil, ekonomik istikrardan da her geçen gün uzaklaşıyor.

Prof. Daron Acemoğlu: ‘’Libya ya’ya asker değil, diplomat gönderin"

Türkiye'nin bu bataklığa girmesi, oradaki istikrarsızlığı artırmaktan ve Mehmetçiği tehlikeye atmaktan başka bir işe yaramayacak… Çünkü Libya ‘da Hafter tarafını Rusya destekliyor. Biz ise rejim güçlerinden yana tavır alıyoruz. Bu durumda Rusya ile Karşı karşıya gelmemiz, kaçınılmazdır..

Takvimler 2010 yılının Aralık ayını gösterirken, Tunus'ta üniversite mezunu bir seyyar satıcı olan, Muhammet Bouzazi'nin kendisini yakmasıyla, modern tarihin en önemli sosyal ve siyasal dönüşüm süreçlerinden birisi başladı. Adına Arap Baharı adı verilen bu dönüşüm sürecinde baskıcı ve otoriter yönetimlere karşı Arap ülkelerinde halk hareketi başladı. En sancılı yaşandığı yerlerden biri de Libya oldu.

O tarihlerde Hürriyet gazetesindeydim. Şubat 2011'de Trablusgarp'a gittim ve 10 gün boyunca eylemleri izledim. Sokakta herkesin elinde silah vardı. Özellikle akşam saatlerinde yoğun çatışmalar yaşanıyordu. Can güvenliği yoktu. Libya'daki Türk şirketlerinde çalışanlar, canlarını kurtarmaktan başka bir şey düşünemiyordu. Türkiye'den IDO gemileri ve askeri uçaklar geliyor ve can pazarına dönmüş hava ve deniz limanlarından vatandaşlarımızı alarak yurda getiriyorlardı. 27 yaşındaki Yunus Emre Çelik adındaki bir Türk'ün öldürüldüğü bilgisi geldi. İki gazeteci arkadaşımla olay yerine gittik. Daha birkaç saniye olmuştu ki, yanımızda 5-6 araç birden bitiverdi.

Araçlardan inen sivil kıyafetli ve daha çok 'soyguncu' olduklarını düşünebileceğim insanlar bağırmaya başladılar. Araçlardan birinden orta yaşlı ve asker kıyafetli biri indi ve bizim elimizden kameralarımızı alıp kendi araçlarına binmemizi emretti. Bizim aracımızı da onlar kullanarak, bulunduğumuz yere 500 metre mesafedeki yeşil demir kapılı bir binaya götürdü. Tek tek sorguya aldılar. Bir müddet bekledikten sonra, 'Albay' olduğunu tahmin ettiğim bir Libyalının odasına götürdüler. Polat Alemdar hayranı Albay…

Manzara şuydu: Yağmurlu ve buz gibi bir havada, üstünde eşofmanı, ayağı çıplak, terlikli bir şahıs. Deri ve tahta mobilyalı bir masaya oturmuş, sigara üstüne sigara içiyordu. Bu manzarayla onun asker olduğunu düşünmemiz imkansızdı. Pasaportlarımızı aldı ve bize birer kahve sipariş etti. Önce Libya'yı çok sevdiğini, yabancıların bu ülkeyi yıkmasına izin vermeyeceklerini, Muammer Kaddafi'nin dünyanın en büyük lideri olduğunu söyledi.

Türkleri ve özellikle de o yıllarda Başbakan olan Erdoğan'ı seviyorlardı.

Erdoğan'ın 'One Minute' çıkışı, Libya'daki sorgulanmam sırasında işe yaradı. Seyretme imkanını hiç bulamadığım ancak hep duyduğum 'Kurtlar Vadisi dizisi' daha da çok işe yaradı.

Yarın devam edecek…