Yılın son takvim yaprağının son günlerine doğru ağır ağır gelirken, sıcak havalar da sessizce veda ediyor. Şehrin üzerine çöken soğuk pencereleri buğulandırıyor, sokaklar daha bir sakin daha bir ağır adımlarla doluyor. Montlar kapı arkasında hazır bekliyor, eller ceplerde biraz olsun sıcaklık arıyor. Kış kendini hissettirmeye başlamış durumda.
Soğuk hava şehri yavaşlatır ama insanın iç dünyasını hızlandırır. Düşünceler daha derin, anılar daha canlı olur. Sobanın başında demlenen çayın sesi, üzerinde pişen kestanelerin kokusu. Mandalina kabuklarını sobanın üstüne koyarız evin içi mis gibi kokar, doğal bir oda parfümü olur. Küçük ama kıymetli alışkanlıklardır bunlar kışın kendine has ritüelleri.
Sabahları uyanmak artık daha zordur. Sıcacık battaniyenin altından çıkmak, soğukla yüzleşmek demektir. Montlar omuzlara alınır, atkılar boyna dolanır. Hızlı adımlarla geçilen sokaklar vardır bazen soğuk sadece havayı değil, insanın içini de üşütür. Herkesin acele ettiği ama kimsenin durup soluklanmadığı o sabah saatleri.
En zor olanı belki de çocuklardır. Sabahın erken saatinde sıcak yataklarından kalkıp soğuk havada okula giderler. Okul bahçesinde nefesleriyle ellerini ısıtmaya çalışırlar. Anneler arkalarından seslenir “Atkını taktın mı, eldivenini giydin mi?” Babalar ise işe yetişme telaşıyla, günün yükünü daha sabahın ilk ışıklarında omuzlarına alır. Soğuk insanı biraz daha içine kapatır kelimeler azalır bakışlar konuşur.
Ama bu soğuğun bir de görünmeyen hissedilen tarafı vardır. Evlerde içilen sıcak çaylar, kahveler. Dışarısı ne kadar soğuksa, içerisi o kadar sıcak olur bazen. İnsan soğuğun ortasında samimiyeti daha çok arar.
Soğuk havalar kendini iyice hissettirirken, bize aslında sıcaklığın ne demek olduğunu da hatırlatır. Küçük bir selamın, içten bir gülümsemenin, hal hatır sormanın kıymetini. Kış üşütür ama aynı zamanda yakınlaştırır çünkü bazı mevsimler sadece havayı değil insanın kalbini de sınar.