Son bölümde demiştik ki;
“Behçet Kemal, onun niteliklerini en iyi bilen yakınlarından biriydi.
O yüzden; yarım saat içerisinde yazılmış şiirle geri döndü.
Şiirde Atatürk’ün yiğitliği, zaferleri ve devrimlerini bir bir dile getirmişti
Ancak ulu önder ünlü ozana “Olmamış Behçet, sen benim asıl niteliğimi yazmamışsın. Öğretmenliğimden söz etmemişsin.. Ben kendimi ulusumun öğretmeni olarak görüyorum” demiş, sonra da söylediği bu sözler için çok üzülmüştü.
Aslında Atatürk Dünya’da öğretmen değil “Başöğretmen” olarak kabul gören tek liderdi.
Bir geometri kitabı yazmıştı.
“Üçgen, açı, dikdörtgen” gibi tam 48 geometri teriminin Türkçe babasıydı.
Bu yönüyle de Mustafa Kemal gerçekten bir öğretmendi.
En büyük düşü, bir Dünya Turu’na çıkmak ; Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalarını genişletmekti.
Çok çalışkandı… Onun için “Çalışma Saati” diye bir şey yoktu.
Yapacağı işi bitirinceye kadar uyumadan, dinlenmeden, yemek yemeden çalışırdı.
Uykunun dostu değildi.
Zaman zaman geçirdiği kısa hastalıklar bir yana, sabah güneşini görmeden yatağına girmez ve uyumazdı.
Uykuda geçirdiği zamana acırdı.
Okumaya başladığı kitabı çok sevmişse, onu bitirmeden uyumazdı.
Binlerce kitabı vardı, ama bunlardan birini (Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu Romanını) cephede bile başucundan ayırmazdı.
Giyimiyle ve ev düzeniyle yakından ilgilenirdi.
Gömleklerinin neredeyse hepsi beyazdı.
Başka renk gömlek giymezdi.
Elbiselerde, lacivert kıyafeti hiç sevmezdi.
Oysa çok şık giyinirdi.
Takım elbiselerinin modellerini hep kendisi çizerdi.
Genellikle sabah kahvaltısını yapmak istemez; yataktan kalkar kalkmaz, odasındaki divanın üzerine bağdaş kurup oturur ve kahvesini içerdi.
Eğri ve orantısız duran eşyaları düzeltmeden rahat edemezdi.
Yufka yürekliydi.
Gittiği yurt gezilerinde, kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamaz, böyle
zamanlarda sırtını dönerdi.
Sportmen bir kişiliği vardı.
Her gün at biner, yüzmeye gider, kürek çeker ve tavla oynardı.
Kısacası spor yapmayı çok severdi.
Değişik bir insandı.
Alçakgönüllüydü, ama hiç de uysal değildi, sertti.
Yaşamı zor olaylarla geçmişti.
Her şeyi kazanarak elde etmek ister, hak etmediği hiçbir koltuğa oturmazdı.
Bir seferinde, İstanbul Üniversitesinin bir salonunda yapılan açılış törenine katılmıştı.
Herkes tahta iskemlelere, o da kendisi için hazırlanan kırmızı renkli, süslü koltuğa oturacaktı.
Ama oturmadı.
Yanındaki profesörlere bakarak “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk yalnızca sizlere layıktır” dedi ve en kıdemli profesörü o koltuğa oturtup, kendisi proğramı tahta iskemlede izledi.
Böylece Dünya lideri olmanın yolunu da herkese göstermiş oldu.”
Yoğurda “yuğurt”, tabancaya “tapanca”, sarhoşa “sarfoş” derdi.
Kendisini övenleri ve yağcıları hiç sevmezdi.
Lafı uzatanların sözünü “yani” diyerek keser, anlamsız sorulara sinirlenirdi.
(Devam edecek)