Atatürk’ü anlatırken, üçüncü Bölümdeki yazımızı şöyle noktalamıştık;

“Türk Ulusu’nun Ata’sı, kurtarıcısı, kahramanı, Cumhuriyetin mimarıydı.

Milyonlarca seveni, uğruna öleni, yoluna baş koyanı vardı.

Ömrünü ulusuna adadı.

Özel yaşamında hep ıssızlığı yaşadı.

Aşklarını içine gömdü.

Baba olamadığı için çok üzüldü.

Bedevi bir falcının kehanetini 26 yıl içinde sakladı ve ondan çok etkilendi.

Cumhurbaşkanlığının 15 yıl süreceğini ve ne zaman öleceğini çok iyi biliyordu”

Savaşta yüz binlerce düşmanla çarpışıp onları yok etti; ama ölmek üzere olan atını vuramadı.

Köpeği Foksi ölünce, onun doldurulmuş bedenini görmeye dayanamadı.

Yeşile ve maviye tutkundu.

Kesilen bir ağaç için, yas tutardı.

Çankaya’dan meclise giden yolun üzerindeki iğde ağacına sanki aşıktı.

“Bu benim ağacım” der, gelip geçerken o ağacı selamlardı.

Yol yapımı nedeniyle kesilen o ağaca çok üzülmüştü.

Onu, bozkır Ankara’yı yeşile dönüştürecek bir umut simgesi olarak görmüştü.

Çankaya Köşkü’nün bahçesindeki ağacı kesen bahçıvanın işine son verilmesini, ama bahçıvana başka bir iş bulunmasını emretmişti.

Şarkılardan fal tutar, aşk ve özlem şarkıları icra edilirken ağladığı olurdu.

Özgür ruhuyla, bazen ortalardan kaybolmak ister, bir sade vatandaş gibi yaşamanın özlemi ve coşkusuyla otomobilinden inip, hareket etmek üzere olan trene atlar, tramvaya binip Beyoğlu’na çıkar, aklına esti mi türkü söyler, coştu mu zeybek oynar, erleriyle güreş tutardı.

Gece yarısı mutfağa inip, aşçıya omlet ya da yakınlarının pek sevdiği, menemene benzer bir yumurta yemeği yapardı.

Bir şeye karar vermeden önce, herkesin düşüncesini alırdı.

Ankara’nın değişik yerlerinden gelen konukları kabul eden Latife Hanım’ın kabul günlerine, o da arkadaşlarıyla katılırdı.

Florya’da kaldığı günlerde, halkın arasında denize girerdi.

Çocuklarla şakalaşır, gençlerle söyleşir, sandala binip saatlerce kürek çekerdi.

Ona pencereden el sallayan, tanımadığı yaşlı kadınların yalısına, sandalını yanaştırıp kahve içmeye giderdi.

Onlarla saatlerce söyleşirdi.

Bir şenliğe rastlasa “Galiba burada bir düğün var” deyip, sünnet çocuklarını, ya da gelinle damadı ziyaret eder, onlara armağanlar verirdi.

Bazen de rastgele bir kapıyı çalıp Tanrı misafiri olur onlarla birlikte sofralarında pilava kaşık sallar dertlerini dinlerdi.

Bir Adanalı kadar sıcakkanlı, Karadenizli olmamasına karşın, bir Karadenizli kadar cana yakın, bir Aydın’lı kadar oturaklıydı.

Kısacası o, Anadolu insanının mayasından, onun kumaşındandı.

Kendisini Türk Ulusu’nun öğretmeni olarak görürdü.

Bir keresinde; yakın arkadaşı Behçet Kemal Çağlardan, kendisinde gördüğü nitelikleri anlatan bir şiir yazmasını istemişti.

Behçet Kemal, onun niteliklerini en iyi bilen yakınlarından biriydi.

O yüzden; yarım saat içerisinde yazılmış şiirle geri döndü.

Şiirde Atatürk’ün yiğitliği, zaferleri ve devrimlerini bir bir dile getirmişti

Ancak ulu önder ünlü ozana “Olmamış Behçet, sen benim asıl niteliğimi yazmamışsın. Öğretmenliğimden söz etmemişsin.. Ben kendimi ulusumun öğretmeni olarak görüyorum” demiş, sonra da söylediği bu sözler için çok üzülmüştü.

Aslında Atatürk Dünya’da öğretmen değil “Başöğretmen” olarak kabul gören tek liderdi.

(Devam edecek)