“Bal tutan parmağını yalar” dedik, hırsızlığı mübah gösterdik.
“Devletin malı deniz, yemeyen domuz” dedik, devleti soymayı mübah gösterdik.
“Yemeyenin malını yerler” dedik, dolandırıcılığı mübah gösterdik.
“At binenin kılıç kuşananın” dedik, gaspçılığı mübah gösterdik.
“Kol kırılır yen içinde kalır” dedik, şeyhlerin tacizini mübah gösterdik.
“Söz gümüşse sükut altındır” dedik, ortamı yalancıya bırakmayı mübah gösterdik.
“Komşuda pişer, bize de düşer” dedik, hazırcılığı mübah gösterdik.
“Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez”dedik, menfaatçiliği mübah gösterdik.
“Doğru söyleyeni, 9 köyden kovarlar” dedik, yalan söylemeyi mübah gösterdik.
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dedik, bencilliği mübah gösterdik.
“Üzümünü ye de, bağını sorma” dedik,haramı mübah gösterdik.
“Köprüden geçene kadar, ayıya dayı de” dedik, kurnazlığı, takiyye’yi mübah gösterdik.
Sonra kendi kendimize“Toplum neden bozuluyor?” diye sorduk.
“Hele bu gün geçsin, yarına Allah kerim” dedik, çürüdük
Sokağa tükürenleri, çöp atanları, görmezden geldik.
Bile bile, söyleye söyleye, bağıra çağıra çürüdük, bu hallere geldik.
“Kol kırılır, yen içinde kalır” diyerek yakınlarımıza; daha da önemlisi yüce islam dinini sufli emellerine alet eden, sahte ve istismarcıların yaptıklarına, sadece toplum olarak değil, yetkililer olarak da göz yumduk.
“Söz gümüşse sükut altındır” diyerek doğruları, güzellikleri, inancımız ve “toplum değerler sistemimize aykırı bütün söylemler karşısında” dilsizi oynamayı tercih ederek meydanı, sahtekarlara, yalancılara ve düzenbazlara bıraktık.
“Kötülükler karşısında sessiz kalan, dilsiz şeytandır” sözünü “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” şekline çevirerek bizden sonrakilere yanlış mesajlar verdik.
“Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” diyerek, menfaatçiliği ön plana çıkardık.
“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” dedik, yalan söylemeyi tercih ettik.
Günlük hayatımızda çözebileceğimiz sıkıntıları ve bütün pislikleri görmezden gelip, hasır veya halı’nın altına süpürmeyi” tercih ettik.
Sadece söyledik.
Ama genellikle “söylem ve eylem örtüşmesine, uyumuna” hiç mi hiç dikkat etmedik.
Şahit olduğumuz pek çok olayda ”Suya sabuna dokunmamayı "Böylece her daim kirli kalmayı “tercih ederek, kendimizi toplumdan soyutladık.
”Köprüden geçene kadar, ayıya dayı “ demek gerektiğini düşünerek kurnazlığı, takiyye yapmayı yeğ tuttuk, yani gerçek niyetimizi gizlemeyi tercih ettik.
Yıllarca okullarda uygulanan müfredatta çocuklarımıza “Bakkal, kilosu 10 TL’den 20 kg zeytinyağı aldı. İçine 5 kg su koydu ve kilosunu 18 TL’den sattı.
Bakkal amca, kaç lira kar etti?” diye güya Matematik problemi çözdüreceğim diye, hem zeytin yağına su katarak sahtekarlığı, hile yapmayı ve hem de hakkı olmayan fahiş kar koyarak, kolay para kazanmayı genç beyinlerin zihinlerine silinmez izlerle yerleştirdik.
“Bu nereden çıktı sorusuna verdiğimiz cevapta“Üzümünü ye, bağını sorma” diyerek “Gayrı meşru” yollardan kazanılanları afiyetle yemeyi” yeğ tuttuk.
Bu örnekleri daha da uzatmak, çok şeyler ilave etmek mümkün.
Ama biz bunun yerine gelin, hep birlikte özeleştiri yaparak kendimizi sorgulayalım.
Kabul edelim ki hepimizin bu konularda eksikleri var, üzerimize düşenleri tam yapmadıklarımız var.
Yeterince çaba göstermeyip, sorumluluklarımızı tam olarak yerine getirmeyişlerimiz var.
Elbette mücadele enlerimiz oldu..
Ama “kaliteli bir dayanışma ve işbirliği” yapamadık bu konuda.
Sonuç olarak; başaramadık.
Bana öyle geliyor ki: artık bazı deyim ve atasözlerimizi değiştirmemizin vakti geldi.