Çocuklarımız... Onlar, sabırla, emekle, ilmek ilmek dokuyarak bir ömür harcadığımız en değerli varlıklarımızdır. Hayatımızın anlamı, canımız, ciğerimizdir. Minicik elleri, pamuksu ayakları ve gül kokan pembemsi yanaklar… Onlar dünyaya geldiği andan itibaren sevgiye, bakıma, ilgiye ve şefkate en çok ihtiyacı olan canlarımızdır. Bu sonsuz ve karşılıksız sevgi karşısında, ebeveynlerin evlatları uğruna yapmayacağı, yapamayacağı hiçbir şey yoktur.

Oysa unuttuğumuz bir şey var; Zaman… Evet, zaman ne de çabuk geçiyor öyle değil mi? Göz açıp kapayıncaya kadar, o minik bedenler gün geliyor boyumuzu aşıyor. Okul, iş, askerlik, evlilik derken, bir de bakmışız ki, bizler (anne-baba) kocamışız. Onlar için yapılan fedakârlıklar zinciri, onların kendi ayakları üstünde durmayı öğrenmesine, iş-güç sahibi olmasına, hatta kendi yuvasını kurmasına kadar uzanır.

İşte tam da bu noktada, hayatın en büyük cilvesi ve bir o kadar da acı gerçeği ortaya çıkar. Ebeveynlerin çocuklarına olan koşulsuz bağlılığı, o ele avuca sığmayan evlatların kendi yuvalarını kurana kadardır.

***

Ebeveynlik, ömür boyu süren bir adanmışlık iken hayatın acı tecrübeleri, çocukların anne-babasına olan minnettarlığını, bağlılığını ve vicdan sınırlarını ölçen örneklerle doludur. Kendi hayat yolculuklarına odaklanan, yeni kurdukları yuvaya adapte olmaya çalışan çocuklar için, artık kocamış sayılan anne-babanın ihtiyaçları ikinci plana düşebilir. Bu durum, sevgiyle örülen yuvanın, bir anda acı bir boşluğa dönüşmesine neden olabilir.

Bu, belki de tüm anne-babaların sessizce yaşadığı, içten içe kanayan bir yara, kaçınılmaz bir döngüdür. Yapılan tüm fedakârlıkların karşılığını beklemeden, sadece evlat sevgisiyle yola çıkan ebeveynler, ne yazık ki hayatın bu keskin virajında yalnızlıkla yüzleşmek zorunda kalır.

Canımız ciğerimiz, uğrunda fedakârlıklar yaptığımız evlatlarımız, gün geliyor anne-babasına maalesef sırt çevirebiliyor. Hayatın acı bir cilvesi dedim ya! Minnettarlık, saygı ve sevgi hak getire. Vefasızlık, nankörlük diz boyu!

Hani çok bilinen bir örnek vardır; “Ben küçücük yüreğime dünyaları, kocaman ailemi sığdırdım. Sizler ise kocaman evlerinize, villalarınıza küçücük bedenimi sığdıramadınız!”

Maalesef hayat denilen şu yolculukta, buna benzer birçok yaşanmış acı ve hüzün dolu hikâyeler vardır.

İşte onlardan biri…

***

Soğuk bir Kasım akşamıydı. Hayatımın aşkını kaybedeli henüz bir hafta olmuştu ve yokluğunun yarattığı boşluk, ayaklarımın altından hayatın anlamını çekip almıştı. Geriye buz kesmiş bir kalp kalmıştı. İşte tam o anda, hayatımın en büyük başarıları ve en derin hayal kırıklıklarım kapıdan içeri girdi; Doktor ve mühendis oğullarım…

***

Masanın etrafına oturduk. O an, havada asılı kalan o ürkütücü sessizlik, sıradan bir ziyaretin ötesinde bir amaç taşıdığını haykırıyordu. Konuşma, kaçınılmaz bir yöne, ‘Geleceğim’ denilen o soğuk ve belirsiz kavrama doğru kaydı.

Oğullarımın ağzından dökülen kelimeler, hançer gibi kalbime saplandı; Huzurevi… O sahte şefkat tonu, yüzlerindeki o yapay endişe, gerçeği gizlemeye yetmedi. Onlar, benim rahatlığımı değil, kendi vicdanlarını rahatlatmanın pratik yolunu bulmuşlardı. Ve endişeyle beklediğim o cümle çıktı ağızda, "Huzurevi senin için daha iyi olur, baba!"

(Devam edecek…)