Sabah çalan alarmın keskin sesiyle uyanıyoruz çoğu zaman. Daha gözlerimizi açmaya fırsat bulamadan zihnimizde beliren yapılacaklar listesi, günün ilk yorgunluğunu bile taşıyor. Henüz yataktan kalkmadan başlayan bu kaos, modern hayatın ne kadar hızlandığının küçük bir göstergesi aslında.

Kahvaltı hazırlamak, çocukları uyandırmak, onların okul telaşını toparlamak. Bir yandan beslenme çantası, bir yandan evden çıkma hazırlığı derken daha günün ilk saatlerinde bile nefes nefese kalıyoruz. Her şey sanki biz hazır olmadan hızla akıp gidiyor. Sonrasında işe yetişme derdi başlıyor. Trafikte geçirilen zaman, aceleyle yapılan telefon konuşmaları, yarım kalan kahvaltılar. Hep bir yere yetişme çabası, hep bir adım geri kalmışlık hissi. Modern hayatın karmaşası, sabahın erken saatlerinde bile kendini tüm ağırlığıyla hissettiriyor.

Ev düzeni, pazar alışverişi, temizlik, bitmeyen sorumluluklar. Üzerimize yüklenen görevlerin bir sınırı yok gibi. Bir yandan ev, bir yandan iş, bir yandan da “kendin” olma mücadelesi. İnsan bazen kendi hayatının koşucusu değil de sadece görevlerin taşıyıcısı gibi hissediyor. Bazen dışarıdan bakıldığında sakin görünen insanların bile iç dünyalarında büyük bir tempoyla koştuklarını fark etmiyoruz. Herkes kendi sessiz yarışının içinde, kimse kimsenin yorgunluğunu tam olarak bilmiyor. Çünkü artık yorgunluk bile sessiz yaşanıyor kimse kimseyi daha fazla yormak istemiyor.

Günün sonunda eve geldiğimizde şöyle bir durup düşünüyoruz. “Bugün gerçekten yaşadım mı, yoksa yalnızca yetişmeye çalışırken yoruldum mu?” Bu soru bile aslında hayatın ne kadar hızlı aktığını gösteriyor. Hissettiğimiz yorgunluğun sebebi çoğu zaman günün kendisi değil, o günün bizi zorladığı tempo oluyor. Bazen öyle bir döngünün içinde kayboluyoruz ki nefes almayı bile unutuyoruz. Bir fincan kahve masada soğuyor, sohbetlerin tadı eskisi kadar içten olmuyor. Çünkü zihnimiz hep başka bir şeyle meşgul, bir sonraki adımla, bir sonraki sorumlulukla.

Belki de en çok yıpratan şey, sürekli bir şeylere yetişmeye çalışırken kendimize yetişememek. Kendimizi hep erteliyoruz. Yapmak istediklerimizi, nefes almak istediğimiz o küçük anları, hayallerimizi hep “bir gün” diyerek bir köşeye bırakıyoruz. Oysa “bir gün” dediğimiz şey, takvimde yeri olmayan o belirsiz gün. Kendimize ait zamanı kaybetmeden fark etmemiz gerek. Bazen insan durmayı bilmeli. Bir kahveyi gerçekten hissederek içmeli, bir anlığına bile olsa hayatın hızına ara verebilmeli. “Neden bu kadar koşuyorum?” diye kendine sorabilmeli, yanıtını bulmasa bile sormayı sürdürebilmeli.

Çünkü hayatın koşturmacası hiç bitmeyecek bu gerçek. Ama o koşturmacanın içinde kendimizi mutlu edecek küçük anlar yaratmak bizim elimizde. Hayat bir yarış değil. Bazen yavaşlamak, yürümek, nefesi hissetmek, gülümsemek daha çok şey kazandırır. Önemli olan attığımız adımların yönünü kaybetmeden ilerleyebilmek.