Ekonomik krizler genellikle market raflarındaki etiketler, benzin fiyatları, döviz kurları veya durmak bilmeyen zamlar üzerinden konuşulur. Ancak enflasyonun ve alım gücündeki düşüşün yarattığı tahribat, sadece mutfakla sınırlı kalmıyor. Toplumun görünmeyen damarlarını, kültürel beslenme kaynaklarını da kurutuyor. Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak bu. Zorunlu ihtiyaçların, ruhsal ihtiyaçları lüks kategorisine iterek boğuyor.

Vatandaşın kültürel harcamalarındaki dramatik düşüş, sadece bir istatistik değil, aynı zamanda toplumun içine girdiği kültürel sessizliğin de ayak sesleridir.

***

Eskiden en iyi hediye veya en ucuz kaçış olarak görülen kitaplar, bugün etiketleriyle cep yakıyor. Kâğıt fiyatlarının dövize endeksli olması ve baskı maliyetlerinin artması, yayınevlerini zorlarken, okuyucuyu da raflardan uzaklaştırıyor.

Örneğin; bir öğrencinin harçlıklarıyla ayda bir roman ya da kitap alabilmesi bile, artık matematiksel bir başarı öyküsü haline geldi. Kitap fiyatlarının, temel gıda harcamalarıyla yarışır hale gelmesi, okuyucuyu ne yazık ki korsan yayınlara veya dijital (çoğu zaman yasa dışı) PDF arşivlerine itiyor.

Kitap fuarlarında artık poşetler dolusu kitaplarla gezenler değil, sadece arka kapak yazılarını okuyup fiyatına bakarak iç çeken kalabalıklar görüyoruz. Okumayan bir toplumun, düşünce ufkundaki daralma ise uzun vadede ekonomik krizden daha derin yaralar açmaya adaydır.

Boş koltukların sessizliği: Sinema ve Tiyatro

Sinema ve tiyatro, sadece bir şeyler izlemek değildir. Bu aktiviteler toplumsal bir sosyalleşmedir. Ancak bugün dört kişilik bir ailenin sinemaya gitmesi, bilet, ulaşım ve yeme-içme gibi yan harcamalarla birlikte, asgari ücretin ciddi bir yüzdesine denk geliyor.

"Sanat, karın doyurma derdinin bittiği yerde başlar. Ancak karın doyurma derdi hiç bitmiyorsa, sanat can çekişir." Vatandaşın bütçesi bu aktivitelere yetmeyince ne oluyor?

İnsanlar, sinema biletine verecekleri parayla dijital platformlara (Netflix, Dıgıturk, Tabii, Tvbu, Disney+ vb.) bir aylık üyelik almayı daha mantıklı buluyor. İnsanlar bir nevi evlerine kapanıyor. Evde film izlemek ekonomik olabilir, ancak tiyatro salonundaki o heyecanı, seyir zevkini ve kahkahayı veya sinema çıkışındaki o kritik sohbeti yok ediyor. Toplum bireyselleşiyor ve yalnızlaşıyor, haliyle yavaş yavaş sosyalleşmenin sonu geliyor.

***

Cüzdan gerçeği: Vatandaş ne kadar ayırabiliyor?

Temel basamak olan barınma ve beslenme, gelirin yüzde 80-90'ını yutuyor. Yani, piramidin üst basamaklarındaki kendini gerçekleştirme ve kültürel ihtiyaçlara sıra gelmiyor.

Bugün ortalama bir vatandaşın bütçesinde kültür-sanat kalemi nasıl sıralanıyor?

Temel ihtiyaçlardan sonra ya da tasarruf yapılacağı zaman, ilk vazgeçilen harcama oluyor. Kültür-sanat için ayrılan bir bütçe değil, ay sonundan artarsa (ki genellikle artmıyor) harcanan bir bütçe söz konusu.

***

Sonuç: Kültürel kuraklık tehlikesi!

Ekonomik darboğazın sosyalleşmeyi vurması, sadece eğlenememek anlamına gelmiyor. Bu durum, toplumun ruhsal sağlığını, empati yeteneğini ve hayal gücünü kaybetmesi demektir. Tiyatroya gitmeyen, kitap okumayan, konsere katılamayan bir nesil; sadece hayatta kalmaya odaklanan, stresli ve tahammülsüz bireylerden oluşur.

Kültür-sanat harcamalarındaki düşüş, ekonomik bir veriden ziyade, sosyal bir alarm zilidir. Eğer sanat, ekmek kadar hayati görülmez ve erişilebilir kılınmazsa, toplumun sadece cebi değil, ruhu da iflas etme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.