Son günlerde Adana’da etkili olan sağanak yağışlar bir kez daha gösterdi ki, doğanın kurallarını görmezden gelerek yapılan plansız şehirleşmenin faturası ağır oluyor. Özellikle Sarıçam ilçesinde yaşanan su baskınları, dere yataklarının imara açılmasının ne kadar yanlış bir uygulama olduğunu gözler önüne serdi. Yağışın şiddeti elbette önemli bir faktör; ancak asıl sorun, suyun doğal akış yollarının betonla kapatılması ve yerleşime açılmasıdır.

Dere yatakları, doğanın kendine ait bir güvenlik mekanizmasıdır. Şiddetli yağışlarda suyun taşkın anında yayılacağı alanlar bu yataklardır. Bu alanları görmezden gelip üzerine konutlar, iş yerleri, siteler inşa ettiğinizde aslında felakete davetiye çıkarırsınız. Yağmurun suçu yoktur; su kendi yolunu bulur. Asıl sorun, o yolu biz insanların daraltmasıdır.

Sarıçam’da son yağışlarda yaşanan manzara ibretlikti. Dere yataklarına yakın bölgelerde bulunan ev ve iş yerlerini su bastı, araçlar zarar gördü, insanlar büyük mağduriyet yaşadı. Vatandaşlar haklı olarak “Bu bölgeler imara açılırken hiç mi düşünülmedi?” sorusunu soruyor. Çünkü şehir planlamasında en temel kural, riskli alanları yapılaşmadan uzak tutmaktır.

Oysa yıllardır aynı hatalar tekrarlanıyor. Kısa vadeli rant uğruna dere yatakları, tarım arazileri ve doğal su yolları yerleşime açılıyor. Sonra her sağanak yağışta aynı görüntüler: Su baskınları, maddi kayıplar, altyapı çökmeleri… Sonrasında ise geçici çözümler, rögar temizliği, su tahliye çalışmaları ve “olağanüstü yağış” açıklamaları. Oysa mesele yağışın olağanüstü olması değil, yapılan planlamaların olağanüstü derecede hatalı olmasıdır.

Şehirler doğaya rağmen değil, doğayla uyum içinde büyütülmelidir. Dere yataklarını kapatıp üzerini asfaltlamak, suyun yok olduğu anlamına gelmez. Tam aksine, o su bir gün mutlaka geri döner. Betonlaşmanın arttığı her bölgede toprağın suyu emme kapasitesi azalır. Yağmur suyu toprağa sızamaz, hızla yüzeyde birikir ve en zayıf noktadan taşkın oluşturur. İşte Sarıçam’da yaşananlar bunun en somut örneğidir.

Bu noktada yerel yönetimlere ve şehir plancılarına büyük sorumluluk düşüyor. İmar planları hazırlanırken sadece bugünün ihtiyaçları değil, geleceğin iklim koşulları da dikkate alınmalıdır. İklim değişikliğiyle birlikte ani ve yoğun yağışların artacağı bilimsel bir gerçek. Buna rağmen dere yataklarını yapılaşmaya açmak, riskleri bilerek büyütmek anlamına gelir.

Elbette mevcut yapılaşmayı bir anda ortadan kaldırmak mümkün değil. Ancak en azından yeni imar planlarında dere yatakları kesin bir şekilde yapılaşmaya kapatılmalı, mevcut riskli alanlar için de kademeli dönüşüm projeleri gündeme alınmalıdır. Aksi halde her yağmur sonrası aynı felaket senaryosunu yaşamaya devam ederiz.

Bugün Sarıçam’da yaşananlar yarın başka bir ilçede yaşanabilir. Bu nedenle ders çıkarılması gereken bir süreçten geçiyoruz. Doğanın uyarıları her geçen yıl daha sert oluyor. Sel felaketleri, taşkınlar, heyelanlar bize aynı mesajı veriyor: “Doğanın alanına müdahale etmeyin.”

Dere yataklarının plansız şekilde imara açılması kesinlikle doğru bir uygulama değildir. Bu yaklaşım, şehirleri daha yaşanabilir kılmak yerine daha kırılgan hale getirir. Bilimsel şehir planlaması, ekolojik denge ve afet risk yönetimi birlikte ele alınmadıkça benzer felaketleri yaşamaya devam edeceğiz. Unutulmamalıdır ki; doğa ile inatlaşan her şehir, bedelini er ya da geç mutlaka öder