Türk Halkı sürdürebilirliği koruma adına aile kurma kavramına erişmiş ve bu konunun üzerine hassasiyetle gitmiştir. Özellikle ailenin reisi olan erkeklerin baba olma içgüdüsüyle soylarını genişletmek için erkek evlat istemeleri de çok istenen bir durum. O yüzden, anne ve babalarımız ne kadar çocuk sahibi olurlarsa, ailenin genişleyip, çoğalması, bir o kadar soylarının yürümesi şart koşulan bir durum olmuştur. İşe yaramış mı, yaramamış mı bunu yaşayan bilir. Eskiden bir aile kurarken erkek, evleneceği kadına ‘Senden en az 5 çocuk isterim’ diye şart koşarmış. Öyle de olurmuş. Bir ailede 5-6 hatta 7 çocuk sahibi olan ailelere çok sık rastlarız. ‘Allah rızkını verir’ denilip sürekli çocuk sahibi olanlar varmış zamanında. Tabii o dönemlerde şimdiki gibi aile planlaması, planlı gebelik, hamilelikten korunma vs. gibi tıbbi kavramlar yoktu. Bir de, şu sıralar sürekli gündemde olan ve tartışmaya açık olan X,Y ve Z kuşağı kavramları da henüz hortlamamıştı. Şimdi gelelim yazımın ana başlığı olan ‘Çoklu kardeş sendromuna! Örneğin; bir aile düşünün. Bu ailenin tam 7 çocuğu olsun. Yani 7 kardeşli büyük bir aile. Nedendir bilinmez ama, ailenin ilk çocukları hep el üstünde tutulur. Doğanın kanunu mudur nedir bilinmez? Babasının ilk erkek evladı olan bu çocuk kıymetli olan, dokunulmaz olandır. Babadan sonra evde tek söz sahibi olarak benimsenmiştir. Bu ilk erkek evlat büyüyüp, ergenliğe eriştiği zamanlar çok tehlikeli ve ele avuca sığmayan bir görünüm kazanır. Genelde baba mesleğine yönelirler ve bu iş üzerinde de meslek sahibi olurlar. Çoğu yanlış arkadaşlık kurbanı olan, sonra da olgunlaşıp belli bir yaş sınırına geldiğinde de, ‘Ben neler yapıyorum böyle?’ diye kendini bir nevi düzelten dönemlerden geçmişlerdir. Ailenin ikinci büyük kardeşi ise ağabeyinin yaptıklarını pek tasvip etmese de, onunla hep arkadaş ve dost olur. Bu ikinci büyük evlat okumayı tercih eder. Kendisini, baba mesleğini yaparken görmek istemez. Okuyup, büyük adam olmak, en azından bir devlet memuru olarak hayatını sürdürmek ister. Rahat bir yaşam tercih eder. Diğer üçüncü erkek evlat ise genelde masum olur. Baba mesleğini asla yapmak istemez. Çoğu zaman hayat şartları ona o mesleği yapmaya sürükler. Kendi çapında yenilikler yapmak ister ama, buna ne vakti olur, ne de gücü. Üstünde bulunan kardeşlerini idare etme, alttan alma, kusur ve kabahatlerini örtme görevi hep ondadır.
Gelelim ailenin ilk kız evladına. Annesi tarafından ilk kız çocuğu olmakla övünülür. Masumdur, saftır, anaçtır, temiz yüreklidir. Evin ikinci annesi olma rolüne çabuk bürünür. Ergenlik çağına adım attığı ilk yıllardan itibaren evin bütün işi kendisine bir görevmiş gibi verilir. Sürekli annesinin gözetiminde olan bu kız çocukları, öncelikle kendinden küçük kardeşlerine bakmakla yükümlüdür. Çamaşır, bulaşık, yemek dahil her işi başarıyla yerine getirir. Anne baskısı ve gözetimiyle büyüdüğü için ‘Annesinin kopyası, şıp demiş burnundan düşmüş’ cümlelerinin başkahramanıdır. Önlerine çıkan ilk taliple de evlendirilir, kendi yuvalarını kurarlar. Ortanca kız olan kardeş de ailenin dert ortağıdır. Her tarafta gözü, kulağı olur ve olgun davranışlarıyla dikkat çeker. Aile bireylerinin tüm sorunlarıyla ilgilenmeye çalışır. Çözüm odaklı ve sakinleştirici özellikleriyle ön plana çıkma gayretindedirler. Vicdanı hep önüne geçer. Ne olursa olsun, karşısındaki kim olursa olsun, yapı olarak olgun tavırlar içerisinde oldukları için hep affedici olur. Yüzünün bir tarafı sürekli gülümserken, bir taraftan da her an ağlayacakmış gibi bir hale bürünürler. Belki de, ‘Hep mi ben başkalarını düşüneceğim? Bir gün de biri beni düşünsün’ psikoloji içerisindedirler. Sondan ikinci kız evlada sıra geldiğinde ise; evin babası tarafından çok sevilmesiyle nam salmışlardır. Anne ve babasına nasıl davranacağını iyi bilir. Yaptığı yaramazlıkları hep diğer kardeşlerinin üstüne atmakta ustadırlar. Genelde kendinden küçük olan kardeşi ile arasında fazla yaş farkı yoktur. Bu yüzdendir ki birbirleriyle bir dost, bir arkadaş gibi iyi geçinirler. Zeki, akıllı ve cin fikirlidirler. O yüzden işlenen bir suç genelde diğer saf olan kardeşin üstüne kalır. Ailesine çok bağlı, fedakar, sadık ve yardımseverdir. Sonunda geldik ailenin son çocuğuna. Hep halk ağzından söylenir ya, ‘Kaza kurşunu. Rabbimin bir lütfu’ olmuş diye. Sonradan hiç akıllarda yokken, bunca çocuğun ardından dünyaya gelen o meşhur son çocuk. Bir de, eğer o son çocuk erkekse, değmeyin babanın keyfine. Çocukluk yılları sürekli haşarılık yapmakla geçer. Sokaktan eve girmez. Mutlaka kolunu-bacağını yaralamadan eve gelmez. Pazardan alınan malzemeleri annesinden izinsiz ve habersiz dolaptan çalandır. Zaman hızla geçerken abla ve ağabeylerinin yaptıklarını hafızasına kayıt eder. İyiyi-kötüyü, güzeli-çirkini, doğruyu-yanlışı hep görür, aklının bir yerlerine yazar. Büyüklerinden görmüş olduğu ibret verici olaylardan kendisine ders çıkarmaya gayret gösterir. Aile bireylerinin hiç biriyle bir sorun yaşamaz. Çünkü, o küçüktür ve küçüklüğünü iyi bilir.
Bu vermiş olduğum uzuunn ‘Çok kardeşli aile’ örneği bizlere neyi anlatıyor? Senin zamanın, benim zamanım demeye hiç gerek yok. Çevremizde, akrabalarımızda, komşularımızda, hatta ve hatta diğer şehirlerde bile böyle örnek gösterilmiş çok aile var. Çocuk sayısı çok olan bir ailede kardeşler arasında irili, ufaklı sorunlar çıkması kaçınılmaz. Birbirlerine çok zararı dokunmasa da, kendi aralarında kıskançlık, dedikodu ve çekememezlik gayet sık görülen olağan bir durum. Vermiş olduğum örnek ailede bu ve bunun gibi tipik kardeş topluluğu günümüzde hala mevcut. Annelerimizin dediği ‘Beş parmağın beşi bir değildir’ örneğinde olduğu gibi ‘Her kardeş de bir değildir.’ Kardeşler arasında bu tür sorunlar ve çekişmelerin yaşanması gayet doğal. O yüzden ‘Çoklu kardeş sendrom’larının da yaşanması kaçınılmaz bir son. Dikkat edilmesi gereken ise; aile içinde birlik ve beraberliğin bozulmaması