Türkiye, dört mevsimi yaşayan, bereketli topraklara sahip bir ülke… Ama ne garip ki bu toprakların asıl sahibi olan çiftçi, yıllardır hak ettiği kazancı elde edemiyor. Tarladan tezgâha uzanan yolda fiyatlar katlanırken, üretici çoğu zaman zararına satış yapıyor.

Peki, neden? Nerede yanlış yapıyoruz?

En başta, planlama eksikliğimiz var. Hangi ürünün nerede, ne kadar ekileceğini çoğu zaman piyasa koşullarına bırakıyoruz. Sonuç: Bir yıl soğan para ediyor herkes soğan ekiyor, ertesi yıl tarlalar dolup taşıyor, fiyat çakılıyor. Aynı hikâye patates, domates, buğday… Hep tekrar ediyor.

Bir diğer sorun, girdi maliyetleri. Mazot, gübre, tohum, ilaç fiyatları her yıl artıyor. Çiftçi, ekim yaparken borçlanıyor, hasat zamanı kazancının önemli bir kısmı borç kapatmaya gidiyor. Üstüne, ürününü değerinde satabileceği bir pazarlama sistemi olmayınca kazanç değil, zarar hanesine yazılıyor.

Kooperatifleşme kültürü zayıf. Birçok ülkede çiftçiler birleşip ürünlerini doğrudan tüketiciye ulaştırıyor, maliyeti düşürüp kârı artırıyor. Bizde ise çoğu üretici hâlâ tek başına mücadele ediyor; aracıların elinde fiyat eriyor.

Son olarak, teknoloji kullanımı ve modern tarım tekniklerinde eksiklerimiz var. Daha verimli sulama, doğru gübreleme, hastalık ve zararlı kontrolünde bilinçlenme gibi konular hâlâ yeterince yaygın değil.

Çiftçi aslında bu ülkenin bel kemiği... Düşünsenize Cumhuriyet ile birlikte ülke sıfırdan yeniden kurulduğunda ülkeye ayağa diken ve canlanmasını sağlayan sektördü tarım. Arada ticaret, hizmetler gibi farklı sürükleyici sektörler seçilse de hiç biri tarım kadar verimli olamadı.

Ama bu bel kemiğini sağlam tutmazsak, soframızda da bereket eksilir. Doğru planlama, güçlü kooperatifler, maliyetleri düşürecek destekler ve bilinçli üretim olmadan çiftçi kazanamaz.

Ve unutmayalım: Çiftçi kazanmazsa, biz de kazanamayız.