Biz yerel gazeteciler, belediye meclislerini yakından takip eden kişileriz. Çünkü bize göre belediye meclisleri, yerel parlamentolardır.
Ama ne hikmetse, belediye meclislerinin tamamında hep aynı konu tartışılır: Yoğunluk... Yanlış anlaşılmasın, bu tartışmaları başka il ve ilçelerde duymak pek mümkün değil. “Söz konusu alan” denilerek başlarlar, o bölgeye yüksek yoğunluk istemek için.
Oysa biz deprem bölgesindeyiz. Çok acılar yaşanmış, yıkımlar görmüş topraklarda yaşıyoruz. Ama ne gariptir ki, imar komisyonlarında depremle ilgili tek bir konu dahi gündeme gelmiyor.
Bu, bizim için sadece eksiklik değil; aynı zamanda büyük bir tehlikenin işaretidir.
Yerel yönetimlerin önceliği, halkın can güvenliğini sağlamak olmalı. Ama yoğunluk tartışmaları, deprem gerçeğiyle yüzleşmeden devam ediyor.
Bizim gözümüzde belediye meclisleri, gerçek halk temsilcileridir. Umarız yakında bu gerçeklikler de konuşulur…
EĞER DOĞRUYSA
Son günlerde kulağıma gelen kulis bilgileri doğruysa, yandı gülüm keten helvası. Duyduğuma göre bazı belediyeler işçi çıkarımına gidecekmiş. Bu, doğru bir karar olmaz ve bunu yapan belediye başkanları, bunun acısını ilerleyen zamanlarda fazlasıyla çekerler. Hele bu ortamda böyle bir kararı alanlar, bunun hesabını ne partililerine verebilirler, ne de yönettikleri ilçenin yaşayanlarına... Ve bu olay, partilerinin genel merkezine kadar tesir eder. Şunu açıkça söyleyeyim: Bu süreç çok kelle de götürür.
KASIM GÜLEK KÖPRÜSÜ
Yakında, zamanın ellerinde usulca yıkılacak Kasım Gülek Köprüsü... Artık yeni doğan çocuklar onu sadece eski kitaplarda, dijital sayfalarda görecekler. Fotoğraflarından geçmişin yankılarını duyacaklar. 1962… İsmet İnönü’nün Başbakan olduğu yıllar. Türkiye’nin ilk koalisyonlarının sessiz tanığı o köprü. Üzerinden 1971’in muhtırası, 1980’in darbesi geçti. Her adımı, her çatlağıyla acıyı, sevinci, direnişi içinde sakladı.
“Yaşamak Güzel Şey” dediğimizde, akla onun gölgesi düşer Atıf Yılmaz’ın filminde.
Eski dolmuşların, umutların, hayallerin geçit verdiği bu köprü, şehrin ruhuna kök salmış bir efsane.
O eşsiz cüssesiyle selam verirken kente o zamanlar, Adana henüz büyükşehir bile değildi,
James Bond bile burada dans etti…
Bence vakit kaybetmeden ailenizle burada fotoğraf çektirin.
O köprüde fotoğraf çektirmek sadece bir anı yakalamak değil; geçmişle geleceğin buluştuğu bir anı durdurmaktır. Her bir taşında, her bir çatlağında zamanın fısıltılarını saklayan bu yerde, fotoğrafınız ruhunuza işlenir. Çünkü burası, tarih ve anılarla örülmüş bir yaşamın sessiz tanığıdır.
Fotoğraf çekerken, sadece gözünüzle değil, yüreğinizle de görmeyi unutmayın.
BEYNİM DÖNÜYOR!
Hiç çarşıya çıkmak canım istemiyor, hele hele araçla asla! Aman Allah’ım, trafikte ilerlemek mümkün değil. Yanınızdan kaplumbağa geçse şaşırmayın; trafik tıkalı olunca kaplumbağa bile Kabe’ye varır, siz gitmek istediğiniz yere varamazsınız!
Ha diyelim yaz geldi, toplu taşıma aracı kullanalım dediniz. Yanınıza kesenizi de alın, çünkü klimalar çalışmıyor! Ter içinde kalmak garanti.
Yaya yürümek mi? Kaldırımlar seyyar satıcılar yüzünden mayın tarlası gibi. Zabıta mı? Güldürmeyin beni! O da ne? Sanırsınız saklanıyorlar, yoklar! Aman diyeyim, yaya yürürken kafanızı kaldırmayın; “ne bakıyorsun?” diye gelen bir sesle başın belaya girebilir.
Uyanın artık! Uyandırın şu büyük kenti! Yoksa biz burada, trafik canavarıyla, terli otobüslerle, yaşamaya devam edeceğiz.