Kapitalist sistemin bu günkü yapısıyla küresel ölçekte gelişme sınırlarına dayandığını izliyoruz. Son 20 yılda oluşan 3 kriz,’’1998 Asya krizi, ’2008 büyük resesyon ve ’2019 son ekonomik durgunluk, genellikle çalışan sınıfın sırtına bindirildi.

Her ne kadar enflasyon küresel ölçekte sınırlandırılmış görülse de, ekonomik büyümenin yavaşladığını, işsizliğin ABD ve Almanya gibi birkaç ülke dışında yüksek kaldığını, ücretlerin artmadığını gözlemliyoruz. Küreselleşme sonucu artan kârlar, dünya nüfusunun %1'nde kalıyor. Kapitalist düzenin kendini zamanında Sovyet blokuna karşı korumak için oluşturduğu NATO, farklı görevler üstleniyor(Afganistan, Irak), ekonomik savaş tam tamlarının, sıcak bir savaşa dönüşmesi ihtimali insanları ürkütüyor. Teknoloji yeni monopoller yaratıyor, en önemli üretim faktörü bilgi oluyor. Eğitim sistemini zamanında yeterli düzeye çıkartamayan ülkeler şimdiden arayı bir daha kapatamayacakları kadar geride kalmış durumdalar. Birçok ülkede sağlık ve emekli sigortası olmayan önemli sayıda insan, yöneticilerin merhametine terk edilmiş durumda. Aynı zamanda küresel medyada dünyanın en zengin %1’inin varlıklarının yansımaları her gün izlemek mümkün. Ancak ne zengin ülkeler, ne de varlıklı bireyler, istisnalar dışında servetlerini paylaşmak istemiyorlar. O yüzden de göçler durmuyor, akın akın zengin ülkelere yöneliyor. Küresel göçlerin kuvvet kullanarak önlenmesi gündemde tutuluyor.

Türkiye’de uygulanan kapitalist sistem, ekonomiyi küresel ölçekte olduğundan daha fazla sıkıntıya sokmuş bulunmaktadır. Ülke hem yerel krizleri, ’1994, ’2001 hem de küresel krizleri, en son ’2019 yaşamaktadır. Her ne kadar son 30 yılda İstanbul sermayesine ek olarak, Anadolu’da da ciddi bir sermaye birikimi oluşturulmuşsa da, Türkiye tarımla başlayıp, ticaret, inşaat ve sonunda basit sanayi üretimine odaklanarak, küreselleşmede ülkeye sınıf atlatacak bir gelişim içinde olamadı. Aile şirketleri ölçeğinde kalan yeni oluşumlar, ortaklık yapabilecek, ölçek ekonomilerine geçecek, gerekirse halka açılarak sermaye bulacak, yüksek teknoloji kullanıp bunları geliştirerek yeni teknolojilere ulaşacak eğitim, yaklaşım ve bilgiden yoksundular. Tarımdan diğer sektörlere gelir transferinin sürdürülmesi ve metropolleşmenindesteklenmes,i tarımdan kaçışı, tarım üretiminin düşüşü sonucunda gıda maddelerinde de ithalata bağımlılığa, şehirde artan nüfus ve işsizliğe yol açan nedenlerden biri olarak öne çıktı. Ülke küresel ekonomiye entegre oldukça, dış ticarette zemin kaybetti, ihracatı bile ithalata bağlı hale geldi. Yüksek faiz, değerli TL, cari açık, sıcak para ülkeyi sürekli finans krizlerine itti. TL’nin değerini yüksek tutarak enflasyonu düşürme, maliyeti yükselen ürünleri ithal ederek fiyatları düşük tutma çabaları özellikle 2003-2011 arası marjinal işletmelerin piyasadan çekilmek zorunda kalmalarıyla sonuçlandı. Bunun sonunda işsizlik daha da arttı, gelir dağılımı daha da bozuldu. “Dindar ve kindar” bir gençlik yaratma çabaları kapitalist ekonominin ihtiyaçlarını karşılamayan bir eğitim sistemi oluşturdu. Eğitimli işsiz arttı! Bireysellik ve kontrolsüz piyasa güçlerinin belirlediği bir başarıyı hedefleyen yol haritası çıktı. Başarısız olanlar veya başarı şansı bulunmayanlarla devlet üzerinden bir şekilde hayatlarını devam ettirebilen geniş bir kesim meydana geldi. Gelişmeler oy tercihlerinde de katılaşmaya neden oldu. Ülke içeride ve dışarda sürekli yaşadığı çatışmalara ve jeopolitik kavgalara ayırdığı kaynakları ülkenin gelişmesine aktaramadığı için gerek ülkenin GSYH’sında, gerek se bireysel reel gelirlerde öneli düşüşler oldu.

Türkiye’nin içinde bulunduğu konumun, bu günden yarına radikal bir şekilde değişmesinin olanak dışı olduğunu düşünüyorum. Ancak doğru bir başlangıcın her şeyden evvel tam demokrasinin oluşturulması(kuvvetler ayrımı), basın ve medyanın bağımsızlığı, kişisel özgürlüklerin sağlanması, çevreye ve mülkiyet haklarına saygı gösterilmesinden oluşacağını düşünmekteyiz. Bu konularda AB standartlarının yakalanması gerek! Ancak ondan sonra AB ile gümrük anlaşmasının yenilenmesi ve Türkiye’nin dış ticaretinin kısa vadede olumlu etkilenmesi sağlanabilir. Tarıma bu gün olduğundan çok daha fazla destek vermek(GSYH’nın en az %1’i), uygun arazilerde ikinci ürün ekimini daha da fazla destekleyerek hem azalan maliyet, artan üretimle enflasyonu düşürmek, hem de ihracatı arttırmak mümkün olacaktır. Tarım üretim kooperatifleri desteklenmeli, gerekli makine parkı, tohum, gübre destekleri verilmeli ancak bir “kooperatif ağalığının” ve suiistimallerin oluşmasına izin vermeyecek yapı kurulmalı, denetimler yapılmalıdır. Prestij projelerinin, geri dönüşü kısa sürede gerçekleşmeyecek yatırımların hepsi durdurulmalı, bu projelerden çıkarak, buraya ayrılan kaynakların maliyetleri düşürecek, üretimi arttıracak, ihracatı destekleyecek yerlere ayrılması önemlidir. Tasarruf, verimlilik ve yerli üretime öncelik vermek elzemdir. Örneğin yurt içinde üretilmeyen araçlar devlet hizmetinde-kullanıcının hiyerarşideki konumu ne olursa olsun-kullanılmamalıdır. Büyük yatırımların ihalesi TL ile yapılmalı, 1 yıldan uzun sürecek yatırımlarda ihaleler, bölüm bölüm yapılmalı, bölünemeyen projelerde her yıl için ihale bedeli ancak enflasyon eksi verimlilik artışı kadar arttırılmalıdır. Tasarruf edilen kaynakların önemli bir kısmı da, yenilebilir enerji yatırımlarına ve bu yatırımlar için gerekli teknolojilerin geliştirilmesine ayrılması kısa vadede ithalatı düşüreceği gibi, uzun vadede ihracatı da arttıracaktır. Çalışmak isteyen herkese iş verilmelidir. Bu 10 Milyon kişiye iş sağlamak demektir. İş isteyenlere alt yapı yatırımlarından, kreşlerde, hastanelerde ve yaşlı evlerinden hasta bakımında, zirai işletmelerde, camilerde, kışlalarda, mahalle bekçileri olarak vb iş verilmelidir. Evden çalışanlar gerek eğitim, gerek maddi olarak, örneğin malzeme alımında desteklenmelidir. Küreselleşmenin getirisinden pay alamayan bölgeler ve sosyal kesimlere özel ağırlık verilmelidir. Pazarlardan uzak bölgelerde gerçekleştirilen yatırımlara diğer teşviklerin yanı sıra yurt içi navlun desteği de verilmelidir. Asgari ücretten vergi alınmamalıdır. Oluşacak finansman ihtiyacı makul bir ölçüde arttırılacak kurumlar vergisi ve gene Türkiye’nin en varlıklı %10 diliminden alınacak ölçülü bir “servet vergisiyle” karşılanmalıdır. Eğitimde kaliteyi yükseltmek için sınıflardaki öğrenci sayısını düşürmeli, mesleği cazip hale getirmek için öğretmen maaşları arttırılmalı, üniversitelerin sayısını azaltıp, mezun olacak kişilerin gerçekten branşlarının hakkını verebilecek nitelikte olmasına önem verilmelidir.

Uzun vadeli sağlıklı bir ekonomi oluşturabilmek için ekonomik karar vericilerinin enflasyonu körüklemeyecek ancak büyümeyi de destekleyecek bir “nötr” faiz oranını belirlemelerine ihtiyaç vardır. Böyle bir değerlendirme cari açığın da kontrolde tutulmasına katkı verecektir.

Türkiye’nin daha sağlıklı bir ekonomik yapıya gitmesi için içte ve dışta barışa ihtiyacı vardır. Nasıl gelişme tam demokrasi olmazsa olmaz ise, barış olmadan da olmaz.

SON SÖZ:’’"Dün öngördüklerinin, bugün neden gerçekleşmediğini yarın açıklayabilen insana ekonomist diyoruz.’’ *LaurenceJ.Peter*