Değerli okurlarım zaman zaman bana soruyor; ‘’ Adana, Çukurova bir zamanların ‘Tarım Başkenti’ diye bilinirdi. Niçin bu hallere düştük diye… Sorulanlar, son derece yerinde ve haklı…Tarihin ilk evrelerinden beri, Çukurova ve onun merkezi Adana, bereketli toprakları ile hep verimli olmuş, milyonlarca insanı beslemiş, bağrından yüzlerce fabrika çıkarmış, özel bir coğrafyadır. Sezonunda, kimi zaman iki, kimi zaman üç ürünün alındığı bu bereketli topraklar, dünyanın en iyi ovasıdır. Bunu ABD’li tarım heyeti, yıllar önceki Adana ziyaretinde ifade etmişti.
-Dünya da üç ova var; İtalya’da ki PO ovası, ABD Kaliforniya ovası ve sizin Çukurova’nız… Ancak, Çukurova üç ürün alınacak kadar verimli bir ovadır, demişlerdi…
Biz zamanlar ‘Beyaz Altın’ diyarı denirdi. Yer gök pamuk ekim alanı idi. Hatta pamuğun ana toprakları burası denirdi… Bu, 1800’lü yıllara kadar dayanır. Fransızların, İngilizlerin, ABD’lilerin yıllarca pamuk ithal ettiği bir ova…Ancak, ne yazık ki bunları görmek, yazmak, çizmek iyi de, son yıllar da gelinen nokta hiç te öyle değil. Adeta her şey tersine dönmüş vaziyette… Bu gün çiftçi, tarlasında, bahçesinde çalıştıracak işçi bulamıyor. Tarım politikalarının sürdürülebilir olmaması, sık sık değişikliğe uğraması, adeta tarım politikalarını, yaz boz tahtasına çevirdi. Bu istikrarsız, bu değişken durum, başta Adana ve Çukurova olmak üzere, tüm ülkeyi etkiledi ve tarımda bu günkü zayıf konuma geldik. Artık üretimden, üretimi iyileştirmekten ziyade, ithalata yönelen bir ülke olduk. Çok değil, daha 30-35 yıl önce, dünya da kendi kendini besleyen 7 ülkeden biri iken, geldiğimiz noktaya bakın.!
Arazi müsait, coğrafyanız, ikliminiz müsait, iş gücünüz müsait ama siz ilerleme kaydedeceğinize, gerilemişsiniz… Dünya’da bir söz sahibi iken, şimdi esameniz okunmuyor.
ABD, İtalya, İspanya, Şili, Arjantin, Hollanda, Fransa, İsrail gibi ülkeler, tarım ve tarım teknolojilerinde almış başını gidiyor, lakin biz de ses yok. Tarla tarımından, sebze meyveye, hayvancılıktan, tarıma dayalı endüstriye kadar, her alanda ilerleyen ve gelişen bu ülkeler, milyar dolar düzeyinde ihracat yaparken, biz de onlardan ithalat yapıyoruz… Peki ama neden? Nedeni çok basit; Politikacıların, siyasetçilerin iş bilmemesi, iş bilenlerle iş yapmaması, politik gelecek ve istikbal kaygusu ile istikrarı ve sürdürülebilirliği, göz ardı etmeleridir. Kendi çıkarlarını, ülke çıkarlarının üstünde tutmalarıdır. Başa dönecek olursak;
En kötü baskı, gözlerden ve zihnimizin kavrayışından kaçıp gizlenenlerdir. Hegemonya kendisine tabi olanların dahi sorgulamadığı güçlü egemenlik şeklinde tanımlanabilir.
Örneğin 2006 yılında çıkan tohumculuk kanunu ile yerel tohumların köylüler tarafından satışı yasaklandı. Kanun köylülerin katıldığı pazarlarda henüz tam olarak uygulanmadığı için algılanamıyor. Yavaş yavaş uyandırmadan uygulamaya konuluyor. Uzun dönemde bunun çiftçileri topraklarından atmaktan pek bir farkı yok. Ancak savunucuları bu yasa ile çiftçiye kaliteli tohum sağlandığını ileri sürüyorlar.
Diğer bir konu; tarımsal desteklerin şekli. Çoğunluk yetersizliği üzerinde duruyor (ki bu da doğru) ancak biçimi de çok önemli. Örneğin zeytinyağında kilo başına bir değer olarak ödeniyor. Küçük çiftçilerin çoğu bunu almıyor veya alamıyor. Bu değer iki üç misli arttırılsa ne olur? Köylüden yağı satın alan şirket ve tüccarlar alış fiyatlarını düşürürler. Kısacası bu tür bir tarımsal destek, gizli olarak aslında tarım ürünlerinin ticaretini yapan ve işleyen sanayicilerin işine yarıyor.
Başka bir konu; çiğ sütün kentlerde satışına getirilen engeller. Bu da topluma sağlıklı süt sağlama adına savunuluyor. Çiğ sütün sağlıklı taşınması için de kurallar getirilemez miydi? Bunun yerine yasaklamak ne oluyor? Çiğ sütün adını da değiştirip sokak sütü yapıyorlar ve aşağılıyorlar. Sanki şirketler de aynı sütü almıyor.!!! Üstüne üstlük destekleme pirimini, 25 krş.tan 10.krş.a düşürdüler…Resmi ağızlarda yine ithalat kelimesi duyulmaya başladı…
Köy tavukçuluğu ve kuş gribi konusuna gelince. Salgın sanki köy tavuklarından çıkmış gibi nerede ise bütün köy tavukları yok edilecekti. Çoğunluk ses çıkarmadı. Köylüler de durumu bilmediklerinden başlarını eğdiler. En fazla yok etme ekipleri geldiğinde tavuklarını sakladılar. Kuş gribinin endüstriyel büyük tavukçuluğun bir sonucu olduğunu anlayarak açıklayan çok az kişi ve kuruluş ortaya çıkmıştı.
Köylülerin ev yapımı şaraplarına getirilen kısıtlamalar da bir başka hegemonya örneği.
Şimdilerde ise tarım işletmeleri küçülmesin gerekçeleri ile yapılan bazı hazırlıklar var. Bu ise süreç içinde köylü topraklarının şirketlerin elinde toplanmasına yol açacak.
Gördüğünüz gibi saydığımız bütün konularda, bir şekilde köylü ve tüketiciler kendi çıkarlarına aykırı bir şekilde koşullanmış ve felç edilmiştir. Çare bu konularda doğru bilgilerin ortaya çıkarılarak tartışılmasıdır. Köylünün kendi organik aydınları yetersiz sayıda olduğu için kent kökenli aydınların bu konularda aldatılması kolay oluyor. Sonuç hegemonyanın büyük bir zaferi oldu. Ne var ki insanlar ne kadar şartlandırılsa da, içlerindeki hayal gücü ve özgürlük tutkusu tam olarak yok edilemiyor. Geç de ortaya çıksa buna güveniyoruz.
SON SÖZ: ‘’ SEN KÖSTEK OLMA, BEN DESTEĞİNİ İSTEMEM’’