Enflasyonun tavan yaptığı ülke ekonomisi, enflasyon canavarının eline koz vermeye devam ediyor. Pandemi döneminden itibaren başlayan ekonomik çöküş, deprem felaketleri ve genel seçimler sonrasında durdurulamaz hale geldi. Şimdi de önümüzde yerel seçimler var ve bunun da diyetini korkarım ki vatandaş ödeyecek. Freni patlamış kamyon misali son sürat yokuş aşağıya gidiyoruz.
Ekonomiyle yani parayla ilgilenen yetkililer, suçu nedense hep enflasyon canavarını üstüne atıyor ve yine nedense hiç kimse bir şey yapmıyor, yapamıyor. Bir türlü huzur vermediğimiz kötülüklerin efendisi, masal kahramanımız ‘Enflasyon canavarı’ ise, ardımızdan kıs kıs gülüyor.
Öyle ki, dile geldiği bile söyleniyor ve;
“Ben bir şey yapmıyorum, kendi başıma sakin sakin duruyor, işime gücüme bakıyorum. Sizler beni rahat bırakmıyorsunuz! Sayenizde kış uykusuna bile dalamadım, sürekli uyandırıp durdunuz. Siz uslu durmaz, sürekli rahatsız ederseniz; Ee, kusura bakmayın ben de gereğini yaparım!” diyor ve ekliyor, “Az bile yapıyorum!” dediği söyleniyor.
***
Peki, 2024 Türkiye’sinde durum böyleyken, Osmanlı Dönemi’nde ülke ekonomisi nasıldı?
Osmanlının çöküşünü hazırlayan, iş bilmezlerin, ekonomiden anlamayanların, liyakatsizlerin ve özellikle Yükselme Döneminden kalma şatafatlı hayat, koskoca devleti ne hallere getirdi!
Bilmek ister misiniz?
Buyurunuz…
Ekonomik iflasını açıklayan Osmanlı Devleti’nin 1881 yılında bütün varlıklarına el konuldu. İğneden ipliğe Yahudi, İtalyan, Ermeni, Fransız tacirler İstanbul’a dolmuştu. Abdülhamid bu kadar borcun üzerine yeni borçlar ekledi. Osmanlı 15 defa büyük borç aldı fakat faizini bile ödeyemez olmuştu. Osmanlının hazinesine el koyan Avrupa, bugün "İstanbul Erkek Lisesi" olan binaya "Duyun-u Umumiye"yi (Osmanlı Genel Borçlarına Tahsis Edilmiş Gelirler İdaresi) yerleştirip, borçları tahsil etmeye çalıştı. Yani hazine ecnebilerin yönetimine geçti. Borçlar ödenmedikçe Abdülhamid Avrupalı tefecilere tekeli verdi, teker teker milli varlıkları kaybettik; Demir yolları, iplik, fındık, pamuk kömür, tekstil, demir çelik, tuğla kireç ne iş varsa Avrupalılara satıldı.
Haliç, ecnebi fabrikalarla doldu. Tarlabaşı, Avrupa’dan gelen tüccarların görkemli evleriyle bezendi. Zenginler İstiklal Caddesi ve Sıraselviler’e yerleşti. Bugün İstanbul’da gördüğünüz şahane binaların çoğu o dönemlere aittir. Türklerse yüzlerce yıldır tamir gören, yamalıklı, bohçaya benzer tahta evlerde otururdu. Bu evler Fatih ve Süleymaniye’nin arka sokaklarında bulunurdu.
Abdülhamid döneminde Yüzlerce kilise ve sinagog açıldı... İşte o tarihte Avrupa’dan gelen zenginleri ağırlamak için 5 yıldızlı bir otel yaptılar. Bu otelin adı Pera Palace... Pera Palace, Rumca; "Yokuş Sarayı" demek. Fransa’dan trene binip Sirkeci’de inen Avrupa jet sosyetesi, tren garından bu otele Türk hamalların sırtında özel tahtlarla taşınırdı. Aslında batı emperyalizmi İstanbul’u Vahdettin döneminde değil, Abdülhamid döneminde çoktan ele geçirmişti...
***
Atatürk Cumhuriyeti kurduğunda, Türklerin elinde sadece çarık kalmıştı. Sanayi ve tarım hamlesi başlattı. Bütün kurumların başına Türk kelimesini koydurdu. Yerli malı haftası o tarihte başladı. Türk çocukları milli üretimi anlasın diye.. Türklere ait banka bile yoktu. Adı Osmanlı olan banka bile ecnebilerindi. İş Bankası bu yüzden kuruldu. Osmanlı Devleti’nin iflası ilan ettiği meşhur Ramazan Kararnamesi (Nisan 1876), vergi gelirlerinin devredildiği Muharrem Kararnameleri (1879 ve 1881’de ki iki kararnamedir) pek bilinmez, gündeme de getirilmez. Hep saklanır…
Dolmabahçe Sarayı 1856, Çırağan Sarayı 1863, Beylerbeyi Sarayı 1864, Yıldız Sarayı 1880’de, yapılmıştır. Yani Osmanlı’nın çöküş döneminde. Dünya; sanayiye, eğitime, bilime, ağırlık verirken, Osmanlı çöküşü gizlemek için saray yapımına ağırlık vermiş.
Geriye söylenecek tek bir şey kalıyor;
Umarım, sonumuz aynı olmaz!