Kaybolmaya yüz tutmuş renksiz sokaklara baktıkça insan ister istemez geçmiş günlerin renkli halini arıyor. Bir zamanlar bu sokaklar rengârenkti, her köşe başında yankılanan cıvıl cıvıl çocuk sesleri mahalleyi baştanbaşa kaplardı. Bir tarafta ebelemece oynayanlar, diğer tarafta bisikletiyle tüm sokağı turlayan çocuklar. Hepimiz akşam olana dek sokaklardan ayrılmaz, eve geç kaldığımızda azar işite işite girerdik. Ama ne olursa olsun o oyunlar bize günün en büyük mutluluğunu verirdi.
O yıllarda mutluluğun adresi belliydi sokaklar. Taşlardan oyunlar kurulur, tebeşir ya da kömür ele geçti mi yere mutlaka bir seksek çizilirdi. Oyun kurmak için pahalı oyuncaklara gerek yoktu biraz hayal gücü, biraz da arkadaş yeterdi. Marketlerin pek olmadığı o dönemlerde bakkal bizim oyun deposuydu adeta. Oradan aldığımız lastiklerle kaç kişi varsa hep birlikte oyun üretir ya ip atlardık ya da ipin içine girip sıralı hareketler yapardık. Bugün aynı sokaklara baktığımızda ise o eski hareketlilikten eser yok. Mahalleler sessiz, sokaklar kimsesiz. Bizim çocukluğumuzdaki gibi sokaklarda koşan, bağıra çağıra oyun oynayan çocuklara rastlamak zorlaştı. Bir zamanlar bizi eve çağırmak için uğraşan anne babalar, şimdi çocuklarını dışarı çıkarmaya çalışıyor. Ne ironik değil mi? Bizim zamanımızda bilgisayar ve telefon vardı belki ama şimdiki gibi ulaşması bu kadar kolay değildi. Evde bir bilgisayar varsa bile sırayla kullanılır, telefondan internete girmenin hayal olduğu günler yaşanırdı. O yüzden çocukluğumuzun merkezi sokaktı, hareketti, oyundu. Bugünün çocuklarının dünyası ise ekranların etrafında dönüyor. Şimdi her evde bilgisayar, tablet ve hemen her çocuğun elinde bir telefon var. Peki, bu durum onları gerçekten daha mutlu mu yapıyor? Yoksa asıl soruyu şöyle mi sormalıyız. Çocuklar mı mutlu büyüyor, yoksa biz mi daha mutlu bir çocukluk yaşadık? Bence cevabı belli. Biz daha mutluyduk çünkü üretebiliyorduk. El becerimiz vardı, motor gelişimimiz sokakta güçleniyordu. Şimdiki çocuklarda bu doğal gelişim ne yazık ki geri planda kalıyor. Ekran başında uzun süre oturan çocukların köreldiğini fark etmiyoruz. Onlara iyilik yaptığımızı zannediyoruz ama aslında gerçek iyiliği ellerinden alıyoruz. Oyun bizim doğamızdı. Ne elimizdekinden şikâyet ederdik ne de oyunsuzluktan yakınırdık. Kendimiz üretir kendimiz eğlenirdik. Belki de büyürken kaybettiğimiz şey sadece oyunlar değildi o masumiyet, o saflık, o doğal paylaşım da yavaş yavaş yok oldu. Oysa çocukluğun en temiz hali sokakta saklıydı. Koşarken düşmek, dizimizi kanatmak, sonra yine oyuna dönmek. Bunlar büyümenin en güzel parçalarıydı. Yine de umudumu kaybetmek istemiyorum. Belki bir mahallenin bir köşesinde hala bir grup çocuk oyun oynuyordur. Belki hala çığlık çığlığa koşan o neşeli sesler bir sokakta yankılanıyordur. Çünkü bir sokakta çocuk varsa, orada şenlik vardır. O sokak nefes alır, o mahalle canlanır. Çocukların olduğu yer, hayatın en renkli olduğu yerdir. Sokaklar sessiz kaldığında sadece oyunlar kaybolmaz, şehrin ruhu da eksilir. Çocuk sesi bir sokağın en güzel rengidir, kaybolmasına izin vermemek de hepimizin görevidir.