İnsanı boğan, korkunç bir sıcak vardı dışarıda. Yıldıran, yapışkan bir sıcak. Ne dal kıpırdıyordu ne de yaprak. Parkta, gölgede kalmış kanepelerin üstünde heykeller gibi kıpırdamadan oturan sessiz, yaşlı insanlar. Kiminin gözlerinin ferleri sönmüş, kimileri de uyuklar halde.
Etrafı seyrettiği kanepesine geldi oturdu. Sıcaktan bunalmıştı, nefes almakta zorlanıyordu. Birbirinin aynı geçen günler de sıkıntı vermeye başlamıştı. Kendini oyaladığı, merak sardığı hobilerine rağmen, yaşam çekilmez oluyordu gitgide. Zaman acımasız zaman zalim insanlar nankör ve de unutkan. Hiçbir tanıdığa da rastlamıyordu son zamanlarda. Yıllardır yaşadığı bu yerde, kendini yabancı gibi hissediyor ve de üzülüyordu. Yaz da bir türlü bitmek bilmiyordu ki!
Arıyordu, özlüyordu, yağmurdan sonra havadaki tomurcuk ve ıslak toprak kokusunu, sonra da doğanın o yıkanmışlığını duruluğunu, parlaklığını.
Özlediği bunlar mıydı sadece? Geçmişini, gençliğini, güzel, mutlu günlerini öylesine özlüyordu ki. Birkaç damla yaş birikti gözlerinde, elinin tersiyle sildi onları.
Sevimliliği, yakışıklılığı yüzünden beğenildiği, sevildiği, sıkça bağışlandığı o güzel günler şimdi o kadar geride kalmıştı ki. Aşırı gururlu olduğunu kanıtlamak uğruna ölümü seçen, sevdiği o güzel ama zalim kadın birden düşüverdi aklına. Sonra da, alaycı kahkahalarının gölgesinde çırpınan o dudaklarda, çocuksu bir gülümseme olsa daha iyi olmaz mıydı?
Sadece fiziki güzelliğine kanıp sevmişti. Kötü ve acımasız ruhundan haberi yoktu. Zira, fiziksel güzellik hemen görüp anlaşılıyor. Ama iç dünyanın, ruhun güzelliklerini anlamak fark etmek çok zaman istiyor. Taptığı bu kadının intiharında neden kendisi değildi. Bir türlü elde edemediği, devamlı kendisini reddeden bir başka zalim erkek yüzünden son vermişti yaşamına. Yine de üzüldü, acıdı ona. Aslında acıdığı, üzüldüğü biraz da kendisi ve kederiydi.
Derken aklına, bir süre görev yaptığı doğudaki o küçük şehir geldi. Esintili soğuk, yağışlı günlerde paltolarının, kaputlarının, mantoların içinde saklanmaya çalışan, büzülmüş, küçülmüş insanlar. Kızarmış burunlar, kulaklar, buz kesen hissetmez eller, ayaklar. Yemek ve is kokusuna bulanmış, soğuk nemli, loş otel odaları. Uzandığı karyoladan seyrettiği kirli tavanlar.
Koyu, gri kapalı havalarda, bulutlardan sıyrılan güneşin yaydığı o sarı ışık. Tüm beyaza bürünmüş bir doğa. Bunlar artık çook çook gerilerde….
İyi kalpli, anlayışlı bir eşi vardı. Her türlü tedaviye rağmen, çocukları olmadı. Üzüldüler, sıkıldılar. Bu ortak dert, daha çok bağladı birbirlerine. Mutlu bir yaşamları vardı. Taa ki o uğursuz, çaresiz hasatlıktan eşini kaybedinceye kadar.
Sarsılmıştı, yıkılmıştı, sessizlik havuzuna dönmüştü uzun süre. Yalnızdı…
Teselliyi aradı içkide, olmadı. Dine-tasavvufa yöneldi. Böylece, daha derinden kavradı yaşam ve ölüm gerçeğini. Sonra da kaderine rıza gösterdi. Kadere karşı durulamayacağını, savaş açılamayacağını, silah çekilemeyeceğini, savaş açılsa da kazanılamayacağını anlamıştı. Menguişi’nin onu teselli eden şu dizleri düşmezdi dudaklarından:
Aka aka bulur sular deresin,
Kara gün kalmaz, sen bunu bilesin.
Evlenme önerilerine de sıcak bakmadı. Çünkü başka bir kadına kalbinde açılacak bir yer yoktu. Maddi durumu da iyiydi.
Emekli olduktan sonra tüm vaktini okumaya, hayır işlerine hasretti, bir misyoner gibi çalıştı. Çünkü kendimiz için yaptıklarımızın değil de, başkaları için yaptıklarımızın kalıcı ve ölümsüz olduğunu anlamıştı.
Sevilen, sayılan, aranan bir insandı. Bunların zevkini, topluma yararlı işler yapmanın huzurunu hissetti. Kaybettiği sevgili eşinin kapanmayan ve sızlayan yarasıyla yaşadı hep.
Vakit bir hayli ilerlemişti. Gücünü yitiriyordu güneş. Yavaşça kalktı yerinden, evinin yolunu tuttu. Yalnız geçecek yeni bir gece daha başlıyordu onun için.