Hayat, tıpkı bir su gibi akıp gidiyor. Hiçbir şey yerli yerinde durmuyor. Her an değişim, her an yenilik…Hele ki günümüzde değişimler, baş döndürücü bir hızla oluyor. Bu değişime ayak uydurmak, insandan topluma, milletlerden devlete, her kesimi kapsıyor şüphesiz ki…

Değişime ayak uyduranlar, kendini güncelleyebilenler elbette ki şanslı konuma geliyor. Teknolojinin, kalkınmanın ve refahın nimetlerinden yararlanıyorlar. Sosyal ve toplumsal huzur da, daha önde gidiyorlar. Gelişmelere ve değişime ayak uyduramayanlar ise, maalesef çağın gerisinde kalıp, bir yığın problemle boğuşup duruyorlar. Bunun, birde devamlılığı söz konusu. Yani SÜRDÜRÜLEBİLİR olmak…Yapılan bir işi, sürdürülebilir kılmak…

İnsan, bu kelimeden halkın ne anladığını merak ediyor. Sizde benim gibi bu kelimeden milletin ne anladığını düşünüyorsunuzdur.! Bir konu, nasıl sürdürülebilir olur? Bakın bunun yabancı dilden eş kelimesi ‘Sustainable’ olarak telaffuz edilmekte. Aslında Avrupa Birliği ülkeleri kalkınma konusunu işlerken, veya enerji konusunu işlerken kullandıkları bir tabir ‘Sustainable Enerji ‘. Yani plânlı bir süreçte yatırımlarla büyüyen enerji ihtiyacına yapılan enerji yatırımları diye adlandırabileceğimiz bir deyim. Bu tabirler kalkınmış ülkelerde ne anlama geldiğini veya kalkınmakta olan bir ülke için ne anlama geldiğini iyi anlamak gerekir.

Yıllar öncesine gitmek istiyorum. Hafızam beni yanıltmıyorsa bazı konuları hatırlamak isterim. Çocukken babam sabah kahvaltısına YUFKA EKMEK,peynir, zeytin, yumurta olmadan oturmazdı . Kışın aile, ev sucuğu yapardı. Bazen de kasabımız bize özel sucuk yapardı, bir kaç kilo alınırdı ve bütün bir kış yerdik. Çünkü, evde yapılan, ya da kasabınızın yaptığı sucuk makbuldü. Çarşıdan pazardan almak, yabancılara ya da bu imkânı olmayanlara mahsustu. O tarihlerde mahallede, bolluk ve bereket vardı. Memur sınıfı olarak düzenli bir yaşamımız vardı. Kasaptan et alındığı zaman önce göz doyardı, sonra sofralar şenlenirdi. Çünkü ya but alınırdı ya da bir yan gelirdi eve. Semt pazarı kurulur, haftalık sebze ve meyveyi oradan alırdık. Ayrıca bağı, bahçesi, bostanı olanlar, sepetlerle, kasalarla meyve sebze getirirlerdi, memur komşularının evine…

Kimi zamanda Hamal tutulur, bir küfe dolusu sebze ve meyve eve gelirdi. Aslında evde yaşayan çok insan yoktu. Anne, baba ve 5 kardeş. Amma küfeyle eve üzüm geldiğini, kasalarla elma, armut vb. meyvelerin gelip, salona serildiğini, kavunların file içinde, üzümlerin salkım salkım, tavana asıldığını çokiyi hatırlarım. Domatesin kokusu, patlıcanın diriliği, biberlerin albenisi bu gün bile halâ burnumun ucunda gibi. Bağımız vardı. Bağ bozumuna gider, üzüm toplardık. Şırası çıkarılır ve pekmez kaynatılırdı. En revaç ta olan kabaklı yapmaktı. O zamanlar pestil bilinirdi ama cevizli sucuk bilinmez ya da yapılmazdı. Bostandan toplanan salatalıklar burcu burcu kokardı..Mısır toplanır, hemen tarlanın kıyısında (İç Anadolu ‘Keli’derler) yani sınırında ateş yakılır ve mısır pişirilirdi. Buğday tarlasından henüz tam olgunlaşmamış, yeşil saplı buğday toplanır frik yapılırdı ateşte.. Kış için hazırlanan: peynir,patates, soğan, fasulye, mercimek, nohut bulgur vb. gibi temel besin maddeleri, kilerde ya da odalarda muhafaza edilirdi. Üzüm ve elma, kayısı, erik gibi bir çok meyve kurutulurdu, kış için…Bulgur kaynatma da ayrı bir şölendi. Bu rutinler her yıl, mevsimine göre tekrar edilirdi. Ancak aynı hazzı, aynı duyguları bu gün hissetmem mümkün olmamakta. Türkiye bir zamanlar dünyanın mercimek ambarı, buğday deposu, tütün, pamuk, fındık, meyve ihracatı yapar konumda idi. Ancak ne var ki, yıllar içinde,Ülkemde var olan bir çok konu yavaş yavaş ‘Unsustainable ‘’ yani ‘’Sürdürülemez’’ bir duruma dönüştü. Tütün, Pamuk, yaş sebze ve meyve, hayvancılık, bütün tarım sektörü hızlı bir şekilde durma noktasına gelirken, ülkem kalkınma ve büyüme konusunda niçin böyle geride kaldı diye düşünmekteyim.! Bir ülkede büyüme, yabancı ülkelerin Türkiye’deki bankalara yatırdığı kaygan paralarla ölçülmesinin doğru olmadığına inanmaktayım. Ülkede işsizliğin arttığı, satılacak milli varlıkların bittiği, ve tükendiği bir ortamda, kapanan fabrikalardan dolayı enerji fazlası olan bir dönemde, kimse enerji yatırımı yapmamakta.

Enerji yatırımları sanayide büyüme ile olur, işsizlik bu yatırımlarla düşer. Ülkemizdeki büyüme olarak telaffuz edilen rakamların doğru olmadığını ekonomi ile uğraşanlar söylemekte. Aslında bu gerçeği görmek için ekonomist olmaya gerek yok. Ekranlarda, büyük şehirlerde yapılan inşaatlardaki evlerin satılması için verilen ilanlardan anlaşıldığı gibi, biz süratle betonlaşmaya devam etmekteyiz. Ev yapmak, inşaat yapmak büyümenin göstergeleri içinde olduğuna inanmamaktayım.

Ülkemin artık tarım ürünleri ithal eden, hayvansal gıda ithal eden, pamuk, pirinç, şeker, et,sebze meyve ithal eden, yeterince buğday ekimi olmadığından saman bile ithal eden duruma düşmesini üzülerek takip ediyoruz. Nereden nereye geldiğimizi bir düşünün…!!!Dünyanın kendi kendine yeten 7 ülkesinden bir olduğu dönemlerden bu güne, geldiğimiz yeri iyi değerlendirmemiz gerekir.

SON SÖZ: ‘’ GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ, HAYALİ CİHAN DEĞER…’’