Bir başka deyişle, Türkiye’nin İran İslam Cumhuriyetinden ne farkı var? Çok farkı var…

1908 yılında İran’da petrolün bulunması ve petrolün ekonomik bir ürün olarak devreye girmesiyle birlikte, kapitalist ilişkilerin ülkede yayılmaya başlaması sonucunda bir ticaret burjuvazisi ve işçi sınıfı ortaya çıkmış, 1940’lardan itibaren etkinliğini artıracak olan sanayi burjuvazisinin öncülleri oluşmaya başlamıştı. Ülke, emperyalist ülkeler açısından artık, en güçlünün en büyük dilimi alacağı bir pasta olarak görülmekteydi.

Şah Rıza Pehlevi, 1934’de yapmış olduğu Türkiye ziyaretinin ardından, Atatürk’ü örnek alarak ülkesinde bazı reformlar yapmak istedi. Ancak İran'ın gerek sosyo-kültürel gerekse de sosyo-ekonomik yapısı buna izin vermedi. Reformların ancak bir kısmını gerçekleştirebildi. 1953 yılında başbakan Musaddık’ın ülke petrollerini millileştirmesi, İran’ın emperyalistlere karşı en büyük karşı çıkış hareketi oldu. 19 Ağustos 1953 tarihinde ABD Başkanı Eisenhower onaylı, İngiltere ve ordu içinden birtakım kimselerin desteklediği Ajax operasyonuyla Musaddık tutuklandı ve İran'ın kendi topraklarında çıkan petrolü kendisinin işletmesi hayali de suya düştü. Bu tarihten sonra çıkan petrolün işletimi, hakkının yarısı İran'da olmak üzere, çok uluslu bir konsorsiyuma devredildi.

1978 yılının Ocak ayında şah karşıtı ilk büyük gösteriler başladı. Pehlevi Hanedanı'nın ülkede yarattığı sosyo-ekonomik bunalım ve gelir adaletsizliği, çeşitli birtakım karışıklıklara sebep oldu. Zengin oldukça zengin, fakir oldukça fakir hâldeydi. 1979 Şubat ayında gösterilere direnemeyen şah, ülkeden kaçtı ve bu göstericilerin lideri olarak adlandırılan Ayetullah Humeyni, sürgünden geri döndü. 1979'da ise resmen İran İslâm Cumhuriyeti Devleti kurulmuş oldu. Artık Mollalar yönetimi işbaşına geçmişti.1980 yılında İranlı bazı üniversite öğrencilerinin Tahran'daki ABD Büyükelçiliğini işgal etmesi ve 66 çalışanı rehin almaları, bu ülkeye uzun süre uygulanacak ambargoların başlangıcı oldu. Elçilik işgalinin bitirilip rehinelerin serbest bırakılmasından sonra da konulan ambargolar kaldırılmadı. Bu yüzden İran kendi kabuğuna çekilerek lokalize oldu, küresel dünyadan izole edildi. Neticede beklenen ters tepti. Günümüzde, İran Ortadoğunun en kuvvetli ve kendine yeterliliği en üst seviyedeki aktörlerinden biri haline geldi. Şah rejimine karşın ülkede tüm siyasal güçler bir araya gelerek birlik oluşturmuştu. Mollalar yönetiminden itibaren ise, devrim teker teker kendi çocuklarını yemeye başladı ve ülke katı bir İslam rejimine teslim olmak zorunda kaldı.

Ya Türkiye? Eski Cumhuriyet dönemlerinde kendi kendine yeten, üstüne dünyanın tahıl ambarı denilen, kendi sanayisini devamlı geliştiren, kendine yeterli, yüzü batıya dönük, ekonomisi dış borç alan ama aldığını ödeyebilen Ortadoğunun kuvvetli, saygın ve laik bir ülkesiydi.

Ancak köprünün altından çok sular aktı. Türk toplumu önce İslam’ı savunan ve islimi kurallara göre yaşamı düzenlemek isteyen bir partiyi iktidara getirdi. Ardından iktidarda olduğu süreçte bu parti, tüm Cumhuriyet kazanımlarını tek tek ya elden çıkardı veya kapattı. Cumhuriyete telafisi imkânsız zararlar verdi. En son ülkenin yönetim şeklini değiştirmeleri ile 2017 yılında başkanlık sistemine geçildi. 2018 yılında ise TBMM’yi ve başbakanlığı da bitirip başkanlık sistemini fiilen yürürlüğe soktular. Türk toplumu sadece seyretti. Ata’nın kurduğu Cumhuriyet 95 yıl dayanmıştı. Çöktü.

Neden? Ata, kuruluşun ve kurtuluşun başından itibaren Türk toplumuna hep istenmeden çağdaş, eşit, gelişmişlik seviyesinde temel hak ve kazanımlar verdi. Bunu bizler hak etmedik veya kazanmadık bu haklar bize Ata sayesinde verildi. Dünya kadın erkek eşitliğini bilmezken; bizde kadın ve erkek eşitlendi. Kadınlarımıza seçme seçilme, oy verme hakkı verildi.

Devam edecek…