Hüzün, acı, keder, bir o kadar vefasızlık içeren hikâyemize kaldığımız yerden devam edelim…
Doktor ve mühendis oğullar, kendi inisiyatiflerini kullanarak, babalarının fikirlerini hiçe sayarak, nankörlüğe ve vefasızlığa devam etmekteydiler!
Bir babanın, öz evlatlarına karşı son çırpınışlarını;
Bir yudum su içtim, boğazımı temizleyip konuşmaya çalıştım, "Yalnızlıktan ya da yaşlılıktan korkmuyorum " dedim. Nafile! O yumuşak ses tonu yerini, eğitimle, diplomayla cilalanmış sert, kararlı bakışlara bıraktı.
Deniz kenarındaki o büyük dairelerinin bana uygun olmadığını, eşlerinin meşguliyetini, çocuklarının derslerini bahane ettiler. Ne ironi ama! O daire, benim sırtımdan dökülen terle, fedakârlığımla alınmıştı!
Zayıf bir umutla son bir öneri sundum; "Bir yardımcı tutalım, masrafları bölüşürüz." Cevap, bir duvara çarpmak gibiydi, "Günde üç vardiya, hepsi de sigortalı olmak zorunda. Bu kriz ortamında böyle bir şey artık lüks olur, baba!"
Lüks mü? Bir babaya bakmak mı lüks olmuştu!
Ve asıl teklif, bir bomba gibi düştü masaya, "Evi satalım, baba!"
***
Gerekçeleri hazırdı, evin satılması, huzurevi masraflarını karşılayacak ve herkes için bir kolaylık sağlayacaktı. O an, 35 yıllık evliliğim, çocuklarımın her isteği için vazgeçtiklerim, ödenen okul taksitleri ve çıktığımız tatiller zihnimde bir film şeridi gibi aktı. Ama hiçbirini dile getirmedim. Anlamayacaklardı çünkü.
Nankörlükle, soğuklukla mücadele edecek gücüm kalmamıştı. Artık mesele ikna olmak değildi; mesele, savaşmaktan yorulmaktı. Sessizliğe gömüldüm, sadece sustum. Teşekkür bile etmeden bir zamanlar benim olan bu evde, yabancı bir misafir gibi eşyalarımı toplamaya başladım. Benimkisi bir kabulleniş değil, sessiz bir teslimiyetti.
Tüm bir hayat... Acı-tatlı anılar, fedakârlıklar, hayaller, hayal kırıklıkları... Hepsi iki valize sığdırıldı! Geriye kalan her ne varsa duvarların, koltukların ve eşyaların soğuk gölgesine emanet edildi. Ve o iki valizle, en büyük başarısı olan çocuklarından ve torunlarından uzakta, daha soğuk, daha hüzünlü bir yere doğru yola çıktı; Bir huzurevine…
Yalnızlığın soğuk kollarında, acı gerçek tüm çıplaklığıyla yüzüme vurdu; Çocuklarımı büyütüp, okuttum. Onlara sonsuz olanaklar sağladım. Biri doktor, diğeri mühendis oldu. Ama onlara şu en temel değeri, “Minnettarlığı” veremedim. Suç belki de sadece onlarda değildi. Biz, ebeveynler olarak, her zaman en iyisini vermeye çalıştık, her dileklerini yerine getirdik. Bilememişiz; gerçek sevginin sadece vermekle değil, öğretmekle olduğunu.
Gerçek sevgi, sınır koymaktır, sorumluluk vermektir. Evde süpürge tutmayı, yemek yapmayı, sofraya el uzatmayı öğretmektir. Minnettarlık, insanın içinde kendiliğinden yeşermez ekilir, işlenir ve büyütülür. Bu da en başta, anne-babanın kendilerini unutma pahasına verdiklerinin farkına varmakla başlar.
Evet, bir gün onlar da yaşlanacak. Onlar da sevilmek, saygı görmek isteyecekler ve o gün anlayacaklar ki, bunu hiçbir para satın alamayacak. Onların gözünde ben, ödenecek bir bedeldim. Ama o gün, iş işten çoktan geçmiş olacak. Ödenecek tek bir bedel kalacak; Yalnızlık…
Bu yüzden, çocuklarımızı sadece diplomalarla değil, güçlü değerlerle yetiştirelim. Onlara yalnızca teknik beceriler değil, empati ve minnettarlık tohumları ekelim. Onlarla yalnızca maddi değil, gerçek, sarsılmaz bağlar kuralım. Çünkü bir ömrün fedakârlığı, iki valize sığdırılmayı değil, hak ettiği saygıyı ve değeri görmeyi bekler. Bu, tüm ebeveynlere bırakılan acı bir mirastır.
***
Düşünüyorum da; minnet duygusunun ötesinde, anne-babaya olan aşırı sevgi ve düşkünlük besleyen evlatlar olarak, onları el üstünde tutarken, baş tacı yaparken bu ve bunun gibi nankörlük, vefasızlık içeren hikâyeleri okumak, yazmak acı veriyor.
Evet, kendini bilen birçok evlat bu kadar acımasız ve vicdansız davranmaz, davranamaz.
Ama maalesef, öz anne ve babasına acımasızca davranan birçok evlat olduğunu da biliyoruz.
Ne diyeyim; geriye söylenecek tek bir cümle kalıyor;
Allah, herkese hayırlı evlatlar vermeyi nasip etsin.