Hep şikâyet, hep şikâyet...

O konudan şikâyet, bu konudan şikâyet, hiç bir konu bulmaz ise, kendi durumundan şikâyet.

Peki, bu kadar şikâyetin karşılığında, şikâyetin konusunun nedenleri ve çözümü var mı diye şikâyetsever kişiye sorsanız bu sorunun cevabı da yok. Şikâyet ediyor ya, yetmez mi... En büyük işi yapıyor daha ne yapsın. Her şeyi bilen, gören adam şikâyetlerini yapıyor daha ne istiyorsun... Şikâyet ettiği konunun nedenleri ve çözümlerini de bir zahmet sen buluver... Şikâyetsever kişinin kafasına göre önemli olan şikâyet edilen konuyu tespit etmek ve bu konudan sadece şikâyet etmek yeterlidir. Gerisini de bir zahmet başkaları hallediversin, değil mi canım...

Oldu bitti şikâyeti pek sevmem. Daha doğru ifade ile şikâyet etmeyi pek sevmem. Şikâyet edilen konuyu görmediğim,  bilmediğimden değil. Tam tersi, belki de şikâyetsever kişiden daha iyi gördüğüm, bildiğim ve anladığımdan. Ama, sürekli şikâyet edip de zaman geçirmenin, oyalanmanın bir çözüm olmadığına, bir çözüm getirmediğine inandığım için olsa gerek ki, sürekli şikâyet etmeyi doğru bulmam.

Ülkemizin içinde bulunduğu ağır şartları hepimiz görüyoruz. Mevcut iktidar sahipleri ve bu iktidar sahiplerinin destekçileri de aslında ülkenin toplumsal, siyasal, ekonomik, tarihsel vs.vs sıkıntılarını görüyorlar da gerek içeriden ve gerekse dışarıdan geri plandaki güçler bu işlerin içerisinde olduğu için görmemeyi, göstermemeyi tercih ediyorlar. Bu kadar açık bir durum orta yerde dururken sürekli sanki yeni keşfedilmiş gibi şikâyetseverlerin aynı konuyu tekrar edip durmalarının nedeni nedir acaba? Yani, konu şikâyet ederek gün geçirme, zaman harcama konusu değildir. Peki ne yapalım? Konu şikâyet ederek tatmin olma yerine gerçekleri görüp, gerçekleri araştırıp, gerçekleri anlayıp ona göre düşünce üretmek ve ona göre düşünce üretenleri arayıp bulmak konusudur.

Sürekli şikâyet ederek bir yere varılamaz. Sürekli sızlanarak bir sonuç elde edilemez. Sürekli ağlayarak bir yarar sağlanamaz. Hele belirli yaş almış insanların gençlerimiz arasında sürekli şikâyet etmeleri, sürekli sızlanmaları, sürekli ağlamaları genç insanlarımıza hiçbir yarar sağlamıyor. Tam aksine o gençlerimizin direnç gücünü de kırıyor.

Biliyorum ve bir çok insandan daha çok biliyor ve görüyorum ki ülke şartlarımız çok ağır ve zor bir dönemece girdi. Ancak bu gerçek bilerek ve isteyerek oluşmuş bir gerçeklik de olabilir. Böyle baktığınız zaman işin şekli değişmektedir. Böyle baktığınız zaman ülkenize, insanınıza tam da böyle bir zamanda sahip çıkmak gerektiğine inanıyorsunuz ve böyle olunca da şikâyet ederek kendini tatmin etmek yerine ülkeme, insanıma nasıl sahip çıkarım düşüncesi içerisinde çareler arıyorsunuz.

Ülkesinin içine düştüğü ve/veya düşürüldüğü ağır şartları görüp de çare arayan insanların en iyi örneğini ve hatta dünyaya ders olmuş örneğini yaşayan, uygulayan birinci millet biz Türklerdir. Nasıl ve ne zaman yaptık bunu?

Daha çok değil yüz sene önceki Milli Mücadelemiz budur.

Osmanlı Devletimizin son iki-üç yüz yılda içinde bulunduğu durum ve şartlar 19. Yüzyılın sonlarında duvara dayandı ve devletimizin kıpırdayacak durumu kalmadı. Nedenleri, nasıl olduğu tarihsel ve bütün boyutları ile tartışılıyor ve tartışmaya da devam ederiz. Ama, gerçek şu ki, 1. Dünya Savaşı ile birlikte devletimiz yıkıldı ve gitti. Osmanlı Devletimizi canları pahasına kurtarmaya çalışan Millici, Milliyetçi kadrolar ne yaptılar?

Bu kadrolar hep ağladılar, hep sızlandılar ve hiç bir şey yapmadan sürekli şikâyet ettiler öyle mi?

Tekrar soruyorum, Osmanlı Devletimizin o ağır bunalımlar yaşadığı, hatta Mondros Ateşkes Anlaşması ile varlığını ortadan kaldıracak şartları elleri ile imzaladığı dönemde Milliyetçi kadrolar oturup ağlayarak, sızlanarak ve sadece şikâyet ederek vakit mi geçirdiler?

Hayır!

Peki ne yaptılar?

Herkes elinden geleni yaptı, yaptı ve yaptı.

Sonunda başardılar ve yüz yıldan beri yaşadığımız Cumhuriyeti armağan ettiler.

Demek ki, sadece ağlamak, sızlanmak ve sürekli şikâyet etmek çözüm olmuyor ve çare üretmiyor.

Bu durumda şöyle sorular sorulabilir:

1-Mustafa Kemal ATATÜRK vardı, şimdi yok ve zaten olamaz.

2-İmkânımız yok.

Tam da bunu söylüyorum.

Bugünün şartları o günden çok ama çok daha iyi. Bugün her şeye rağmen en kötümüz o günün en iyilerinden iyidir. Bugün yeniden herhangi bir devlet kuracak, devlet yıkacak, kurumlar oluşturacak, monarşi ile halifelikle vesaire gibi çok büyük işlerle uğraşacak değiliz. Bu ülkede çok büyük çoğunluğun böyle işlerle uğraşmak gibi bir düşüncesi de yok zaten.

Ne yapacağız?

Ağlamadan, sızlamadan ve sürekli hem kendi enerjimizi negatife çevirmeden ve hem de etrafımıza negatif enerji salmadan ülke gerçeklerini göreceğiz ve bu gerçekler ışığında Milli Mücadele döneminin Milliyetçi kadrolarının ne yaptığına samimi bir şekilde, ama gerçekten samimi bir şekilde bakmak ve anlamak yeterli olacaktır. Emperyalizm ve onların saldıkları işbirlikçilerini yenmenin tek yolu budur.

Sonuç: Mesele Mustafa Kemal ATATÜRK olmak, onu beklemek değildir, O'nun ne yaptığını anlamak ve görmek yeterlidir. 

NOT: Bitişik ilkokulda okuduğumuz (Tepebağ ve Gazipaşa İlkokulu), Tepebağ Ortaokulu Ve Adana Erkek Lisesi'nde aynı sırada altı sene oturduğumuz, Ankara'da Üniversite öğrenciliğimizi beraber geçirdiğimiz ve o tarihten beri sürekli görüştüğümüz ve birbirimizden hiç ayrılmadığımız can dostum, can kardeşim Fethi Şahin HOROZ'u kaybetmiş olmanın derin üzüntüsü içerisindeyim. Kardeşime, can dostuma Tanrı'dan rahmet diliyorum, eşi çocukları ve kardeşlerine başsağlığı ve sabırlar diliyorum. Çok başarılı bir öğrencilik hayatı geçirdiğini yakından bildiğim can dostum, Gümrükler Genel Müdürlüğüne kadar yükselerek bu başarısını göstermiş idi. Ama ne yazık ki, bir kalp krizi, okul sonrasında da sürekli beraber olduğumuz bu mahalle arkadaşımı bizden aldı ve bir daha dönmemek üzere götürdü.

Seni unutmayacağım, çünkü unutamayacağım.

Ve elbette benden başka da seni unutmayacak, unutamayacak olan çok sevenin olduğunu da biliyorum.