Bugün farklı konular başlığı altında gerçekten bazı farklı konulara değineceğim. Haftada iki kez yazı yazıyorum. Dolayısıyla değinmem gereken konular bazen gecikmek zorunda kalıyor, bazen atlamak zorunda kalıyorum. O zaman her gün yaz diye bir karşı görüş gelebilir elbette. Ama, her gün yazı yazmak da kolay değildir. Haftada bir yazarken istek üzerine ikiye çıkartmam bile gerçekten kolay olmamaktadır. Fahri olarak 30 yıldır yaptığım bu köşe yazısı yazma işinden oldukça memnun olduğumu da belirterek konularımıza geçebilirim.

Önce şu Şeyh Sait işinden başlayalım. Diyarbakırda bir caddeye bu ismin verilmesi oldukça manidardır. Çünkü bu şahıs Cumhuriyetimizin daha bir yılını doldurduğu bir zamanda, Lozanda halledilemeyen Musul meselesi görüşmeleri başlayacağı dönemde ve Hakkaride Nasturi İsyanının bastırılmasından sonra ayaklanmış, kısa sürede asker kanı akıtmış bir kişiliktir. Kişilik diyorum, çünkü hain demeye bile gerek yoktur. Doğrudan doğruya İngiliz hizmetçisi bir ajandır. Din elden gidiyor diyerek ayaklanma çıkarmış ve Türk Devletinin o zamanki gücü ile zor da olsa bastırılmış ve yandaşları ile birlikte gerekli ceza verilmiştir. Bu ajanın ve çevresinin ayaklanması Başbakan Ali Fethi OKYARIN istifasına ve İsmet İNÖNÜ Başbakanlığının başlamasına neden olmuştur. Ayrıca Takrir-i Sükun Kanunu gibi Devleti koruma kanununun çıkmasına neden olmuştur.

Şeyh Sait ajanı hakkında şu yaşanmış gerçeği anlatınca sanırım meseleler çok daha iyi anlaşılır. Bu Ajan yargılanırken Hakim sorar: neden ayaklandınız?ve ajan cevap verir: din elden gidiyor. Bunun üzerine Hakim bir soru daha sorar: İstanbul işgal edildiğinde Din elden gitmemiş mi idi, o zaman işgal kuvvetlerine karşı neden ayaklanmadınız?. Elbette başlar öne eğilir ve cevap yoktur.

Bu ajanın adının hem de güzelim Diyarbakırımıza verilmesinin nedeni nedir? Böyle bir istek kimden ve neden gelir? Bu durum neyin intika mıdır? Gerek Diyarbakır kayyum Belediyemiz ve gerekse Hükümet yetkililerimiz bu duruma ne demektedir?

Bugün farklı konular yazacağız dedik ya! Şimdi diğer bir konuya geçelim. Uzun zamandan beri yazmak istediğim bir konu var. Nedir biliyor musunuz? Yapmak ve Çalmak!. Yani, artık klişe duruma gelmiş bir söz var ya hani; çalıyor ama yapıyor! İşte bu sözü biraz açmak istiyorum. Bakın, bu söz o kadar tehlikeli bir söz ki, inanın çalandan başka kimseye yararı olmayan bir söz. Bir insan ve bir grup veya bir görevli bir işi çalmak için yapıyorsa yapmasın çok daha iyi. Çünkü, her işi çalmadan yapacak birileri mutlaka bulunur. Çalarak yapılan bir işin nasıl bir yararı olabilir? Bu söz, çalan benden olsun anlayışına da yol açmıştır. İşte esas tehlikeli durum da budur. Çalmanın fikri, görüşü, birlikteliği, aynı safta olması, aynı grupta olması vesaire gibi hafifletici, kabul ettirici ve sindirici bir tarafı olamaz. Çalarak yapmak kısa sürede yapılan işin özelliği nedeniyle iyi gibi görülebilir ama sonucu mutlaka kötüdür, hüsrandır. Çünkü, ahlâki değerlerin bozulduğu, çürüdüğü ve herkesin çalma peşinde koştuğu bir ortama yol açar ki, o zaman da kimse memnun olamaz. Sonuçta en çok çalma yarışı ortamı doğar. Bu nedenle çalıyor ama yapıyor gibi son derece kötü ve kabul edilemez sözün yerine yapmasın ve çalmasın demeyi kabul edecek duruma geldik maalesef. Oysa yapsın ve çalmasın gibi en doğru sözü yaygınlaştırmak çok daha iyi değil midir?

Farklı konuları yazma fırsatı bulduğumdan hemen diğer bir konuya daha geçelim. Daha önce yazmak isterdim ama fırsat bu gün doğdu. Geçtiğimiz 22 Kasım Turan YAZGAN hocanın  11. ölüm yıldönümü idi. Turan YAZGAN, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfını kurmuş olan ve bu Vakıf ile çok büyük işlere imza atmış olan bir isimdir. Özellikle Sovyetlerin dağılmasından sonra ortaya çıkan Bağımsız Türk Devletleri içerisinde yaptığı eğitim ile ilgili çalışmaları tek kişinin boyutunu aşan çalışmalardır. İşte bu tek kişilik güç, Turan YAZGAN hocayı gerçekten anmaya, hatırlamaya ve minnetimizi, saygımızı belirtmeye değer kılmaktadır. Yıllar önce şehrimizde açılan bir Kitap Fuarına Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı da kendi eserleri ile katılmıştı. İstanbuldan gelmeden bana ulaştılar ve ben de elbette kendilerine seve seve yardımcı olacağımı belirttim. Geldiklerinde ilgilendim ve elimden gelen yardımı yaptım, ayrıntılarına gerek görmüyorum. Bunun üzerine Turan Hoca benimle görüşmek ve teşekkürlerini iletmek istemiş. Böyle bir fırsatı kaçırmak mümkün mü, ver elini İstanbul ve Turan Yazgan Hocanın Vakfı. Saatlerce süren görüşmemizde çok önemli bilgiler edindim. Turan Hoca, maalesef Vakfının gelir kapılarından biri olan bir işyerinin mülkiyetinin elinden alınmasına çok üzülmüş ve bu üzüntüsünü son derece duygusal olarak anlatmıştı.

Turan YAZGAN büyüğümüzün yaptığı bir iş var ki, gerçekten tarihe kazınan bir damgadır. 23 Nisan Çocuk Bayramımızı Türk Dünyası çocukları ile kutlama başarısını gösteren TÜDAVın Bayramı tanıtım afişindeki şu söz sanırım Turan YAZGAN ve Vakfı hakkında en iyi açıklama olacaktır:

Türkün, ATATÜRK önderliğinde tek vücut olarak içteki ve dıştaki baskılara karşı çıkma kararlığını 95 yıl önce Ankaranın bağrından ilan ettiği aydınlık günümüzün yıldönümü Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız Kutlu Olsun

Madem farklı konulardan bahsediyoruz; bir diğer konuya daha girelim.

ATATÜRK ile Enver Paşayı mutlaka karşı karşıya getirip de sanki birbirlerine rakipmiş ve hep öyle yaşamışlar görüntüsü vermenin çok da doğru bir durum olmadığını farklı konular yazma vesilesiyle kısaca söylemeliyim. Elbette o ağır dönemler içerisinde farklı düşünceler, çekişmeler, kavgalar olacaktır ama bunların birbirleri ile kişilik kavgaları yaptıkları şeklinde sunulması tarihe vurulan bir kara damgadır. Bir kere Trablus Harbine giden 27 Subaydan iki üst görevlinin Mustafa Kemal ve Enver olması çok manidardır. Ayrıntıları incelenebilir. Her ikisi de İttihat ve Terakki içerisinde yer almışlardır. Ancak Mustafa Kemal, Ordunun siyasete karışmaması düşüncesinde ısrar ettiği için diğerleri ile fikir ayrılığına düşmüş ve İttihat ve Terakkiden ayrılmıştır. Doğrudur, Enver Paşa ile Mustafa Kemal Paşa arasında zaman zaman çekişmeler olmuştur. Ama bunlar kişisel çekişmeler değildir. Unutmayalım ki, Enver Paşanın çok çok güçlü olduğu, Ordular Başkomutan Yardımcısı (Başkomutan Padişah) olduğu dönemlerde bile Mustafa Kemal harcanmamış ve hep başarılı bir komutan olarak Osmanlı Devleti içerisinde yükselen bir değer olarak ilerlemiştir. Aralarındaki çekişmeler kişisel nedenlerden dolayı olsa idi, Enver Paşamız, Mustafa Kemal Paşamızı harcama yetkisini sonuna kadar kullanmaz mı idi? Harcama başarısını da gösterme imkânını elde edemez mi idi?

Enver Paşanın hataları olmadı mı? Başta Sarıkamış olmak üzere hataları olmuştur. Hata başka bir iştir kasıt başka bir iştir.

Gerek Mustafa Kemal Paşa ve gerekse Enver Paşa büyük düşünen iki Paşamızdır. Ama, Enver Paşa biraz daha hayal ile düşünen bir kişiliktir, Mustafa Kemal Paşa ise son derece gerçekçi düşünen bir kişiliktir. Aralarındaki en önemli ve sonuç alıcı fark da budur.