\n\n1584’de hacca giden Mimar Sinan, hac dönüşünde neredeyse 100 yaşlarındaydı. Ama o görevini büyük bir coşkuyla vefat ettiği 1588 yılına kadar sürdürdü. Cenazesi yaşarken bizzat kendisinin yaptığı Süleymaniye Camii’nde mütevazı bir türbeye defnedildi. \nTüm dünyanın saygısını kazanmış Mimar Sinan’a hiç de hak etmediği iki büyük saygısızlık yapılmıştı. Birincisini bizzat kendisi yaşadı. Ömrünün son günlerinde saray tarafından evinin suyu kesildi. İstanbul’a bin bir zahmetle suyu getiren Mimar Sinan, susuz bir evde vefat etti. Gerekçesi ise son derece ilginçti; Kanuni Sultan Süleyman döneminde büyük paralar harcanarak getirilen ve 40 Çeşme’den halkın kullanımına sunulan suyun özel hatlarla evlere çekilmesi yasaklanmıştı. Kanuni Sultan Süleyman sadece istisna olarak bu konudaki emeğini takdir etmek amacıyla bu yönde bir talebi olmamasına rağmen Mimar Sinan’ın evine su hattı çekilmesine izin vermişti. \n\nFakat yıllar sonra hükmü veren Kanuni Sultan Süleyman vefat edince bu ayrıcalık saray çevresinde göze battı ve bazı saray erkânı da kendi evlerine su hattı çekilmesi konusunda talepte bulunmaya başladılar. Bu kadar çok eve ayrı ayrı su hattı çekilmesi mümkün olmadığından çözüm olarak Mimar Sinan’ın evine çekilen su hattının kesilmesi uygun görüldü. \n\nBu muameleye karşı Mimar Sinan’ın verdiği cevapsa şu oldu; \n“Biz hizmetimizi dünyada bir bardak suya satacak kadar menfaat düşkünü değiliz. Biz hizmetimizi Allah için yaptık ve mükâfatını da ahrette bekliyoruz. Dünyada evimize su verilmediği için müteessir değiliz. “\n\n***\nMimar Sinan’a yapılan ikinci büyük saygısızlıksa; vefatından 347 yıl sonra cenazesine karşı yapılan saygısızlıktı. 1935 yılına gelindiğinde Avrupa’da ırkçılık yükselmişti. Avrupalılar beyaz ırkı üstün ırk olarak görüyorlar, beyaz ırktan olmayan kimselerin uygarlık tarihinde yüksek noktalara ulaşamayacağını iddia ediyorlardı. Kendilerince Türkleri aşağılamak için de Türklerin beyaz ırk değil, sarı ırka mensup olduklarını iddia ediyorlardı. Böyle bir ortamda aslında çok da gereksiz bir şekilde devlet katında bizim de beyaz ırka mensup olduğumuzu kanıtlama ihtiyacı hissedildi. Anadolu’da, aralarında Selçuklu Sultanlarından Alâeddin Keykubad, II. Kılıçaslan gibi sultanların da bulunduğu on binlerce eski Selçuklu ve Osmanlı mezarları açılarak, kafatasları incelenmek üzere toplandı. Aynı dönemde Mimar Sinan’ın da Türk olup olmadığının tespiti için mezarı açılarak kafatası alındı. Ölçülüp biçildi ve bizzat Atatürk’e sunulan raporda Türk olduğu belirtildi. Bundan büyük memnuniyet duyan Mustafa Kemal Atatürk, hemen orada yazdığı bir talimatla Mimar Sinan’ın heykelinin yapılmasını emretti. Bu emir ancak 22 yıl sonra yerine getirildi ve Mimar Sinan’ın ilk heykeli Ankara’da, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin bahçesinde 1957 yılında açıldı. \n\nAma Mimar Sinan’ın mezarından alınan kafatası bir daha yerine konulmadı. O dönem yapılan açıklamalara göre kafatasının ileride kurulacak olan antropoloji müzesine konulacağı söylenmişti. Ancak öyle bir müze hiçbir zaman kurulmadı! Yıllar sonra yapılan restorasyon esnasında mezar tekrar açıldığında da Mimar Sinan’ın kafatasının yerinde olmadığı görüldü. \nMimar Sinan’ın kafatası şu an nerede, kim kaybetti, nasıl kaybolduğu maalesef bilinmiyor.\n\n***\nMimar Sinan'ın kafatası birilerinin elinde kaldı; Ancak hangi kişi veya kurumun elinde olduğunu kimse bilmiyor. \n

O, hayranlık uyandıran eserleriyle başta İstanbul olmak üzere, bütün ülkeyi eserleriyle donattı. Ama biz, koca Mimar Sinan’ın kafatasını bile sahip çıkamadık…