Rahmetli Turgut Özakman’ın, yayımlandığı andan itibaren, büyük ilgi gören, beğeni toplayan,

‘Şu Çılgın Türkler’ kitabında belirttiği durumları geri de bırakarak, yeni Türklere terfi edeli, 20, bilemediniz 25 sene oldu.

Ancak yeni Türklerin temeli, 12 Eylül 1980’de atıldı dersem, sanırım abartmış olmam. 12 Eylül 1980 darbesi ile gerek devlet yönetiminde, gerekse Türk Siyasi hayatında ve demokrasisinde bir çok değişim yaşandı.

Bu değişimleri daha iyi anlayabilmek için, biraz geçmişe gidersek;

80 yılına doludizgin giderken, ülke genelinde toplumsal uyanış, ekonomik uyanışın önüne geçtiğinden, bu gidişe bir dur denilmesi gerekiyordu.

79 ve 80’li yıllarda ülke büyük grevlerle, sendikal eylemler ve siyasal cinayetlerle sarsılırken, ülkenin dinamosu gençlik ve işçi sınıfı, politik, sendikal, siyasal, ekonomik her tür eylemin içerisinde yer alıyordu ve bu eylemleri örgütler duruma gelmişti.

Ülkenin işçi sınıfı, iyice palazlanmış sermayeye kafa tutar hale gelmişti.

O günler yaşanırken, kanlı 1 Mayıs ve bunun ardından Maraş ve Çorum olayları tezgahlanmış, topluma karanlık ellerce gözdağı verilmişti.

Bu kaotik ve kanlı olaylar ile darbeye giden yolun, taşları döşeniyordu.

Nihayetinde kaçınılmaz son, 12 Eylül 1980 sabahında gerçekleşti.

Our boys is do it, yani Amerikan hegemonyasındaki ‘Bizim Çocuklar’ darbe yapmıştı.Dönemin ABD Ankara büyükelçisi, James Spain darbeden birkaç saat sonra, ABD’ya gönderdiği diplomatik notta, Türkiye’deki darbeyi, ABD’ye böyle duyurmuştu.! ‘Bizim Çocuklar’ darbe yaptılar. Ne yazık ki bu darbe ile Türkiye, her açıdan en az 25-30 sene geri götürüldü.

Darbe sonrası ise, yeşil kuşak projesine elbirliği ile yol verildi.

Ülkede sağ ve sol görüşü benimseyen insanların üzerinden silindir gibi geçildi.

Ülke, geleceğini etkileyebilecek yoğunlukta muhtelif görüşteki insanlar depolitize edildiler. Darbenin etkileri 10 yıl kadar çok şiddetli sürdü.

İlerleyen yıllarda, bu etki yavaş yavaş azaldı. Hesapta Türkiye demokrasiye geçti.

80 darbesi ile içinde yaşadığımız coğrafyayı ve bu coğrafyanın insanlarını 40 yıl gibi aslında kısa bir sürede değiştirdiler, dönüştürdüler.

Bu değişimden, ileriyi gören çok az bir azınlık haricinde kimse rahatsız olmadı.

Çünkü yaptıkları her şeyi yavaş, yavaş ürkütmeden yaptılar.

Yapılanları toplum neredeyse hissetmedi.

Yaptıklarının etkileri sonradan anlaşılacaktı. Ama iş işten geçmişti.

Ülkenin yok oluşuna giden yolda kaldırım taşlarını, herkes imece usulü el birliği ile ve farkında olmadan döşemişlerdi.

Kısaca Cumhuriyetin yıkılmasında, öz değerlerin kaybedilmesinde yediden yetmişe herkesin iyi kötü bir katkısı vardı.

80 sonrası Türkiye laboratuarında yeni bir insan tipi yaratıldı.

Ve bu insan tipinin süreç içerisinde tüm coğrafyayı sarması istila etmesi sağlandı.

Neydi bu insan tipi;

Bencil, fazlasıyla egoist ben merkezci, okumayı sevmeyen mecburen okula giden, duydukları ve gördükleri ile öğrenen görselliği ön planda, bilgisi olmadan fikri olan, beynini ağır sorularla meşgul etmeyen, sorgulamayı, sormayı, araştırmayı değil, kabullenme ve biatı seçen, gezmeyi para harcamayı, tatili çok ama çok seven fakat çalışmayı sevmeyen, üretmeyen ama tüketimi sonuna kadar zorlayan, Vatanın global dünyada tüm dünya yüzeyi olduğunu, bayrağın ise sadece bir simge olduğunu zanneden geçmişinden bî haber bir insan tipi ortaya çıktı.

90’lar ve sonrasında hâkim güç bu yeni nesildi.

Doğal olarak bu nesil evlendi ve çoğaldı.

Deneyimsizliklerini, cehaletlerini ve bakış açılarını da yeni nesillerine aktardılar.

Günümüzde AVM ve market ekonomisine, hizmet sektörüne işgücü sağlayan işte bu yeni nesil.

Günümüzde; kasabalara kadar yaygınlaştırılan içi boş üniversiteler ile diploma sahibi olmuş, giydiği giysiler ile, kullandığı telefon ile, taktığı aksesuar ile (saat vb) oturduğu semt, yaşadığı ev ile, varsa alabildiği araba ile, çalıştığı işyeri ile, kazandığı para ile, yaşadığı toplumda bir sosyal statü sahibi olduğunu zannederek bir insan türü var edildi.

Bu yeni insan tipinin yüzde sekseni, gırtlağına kadar borçlu, yüzde elli beşi tatil yapma imkanından yoksun, evlenmelerinde bile, çalıştıkları ve yaşadıkları lokasyonun dışından bir evlilik zor görünüyor.

Bu yeni insan, cehaletin feraseti ile gayet memnun ve mutlu yaşamını sürdürüyor. Kendisinden beklenenleri harfiyen yerine getiriyor.

Yaşadığı ülkede ne ile nasıl yönetildiğini bilmiyor, günden güne kuşa çevrilen kazancı ile açlık sınırında köle çalışma sisteminin en küçük dişlisi olduğunu bilmiyor, geleceğin kendisine kendisini de geçtim çoluk çocuğuna ne tür bir plan hazırladığını bilmiyor.

İçinde yaşadığı coğrafyanın ne tür mücadeleler sonucunda, vatan toprağı olarak kazanıldığını, tescillendiğini bilmiyor, bayrağın ne olduğunu ne anlama geldiğini bilmiyor. Okullarda sabahları ders başlamadan hep bir ağızdan söylenen andımızın manâsını bilmiyor. Sonunda andımızı da kaldırarak muratlarına erdiler.

Hepsini bir kenara bırakalım, üzerinde yaşadığı coğrafyanın tarihini bilmiyor. Cumhuriyeti yüz sene yaşatamadığını, onun kıymetini bilmiyor. Aslında onu bunlar ilgilendirmiyor. Onu sadece çıkarları, bencillikleri, madde ve menfaat ilgilendiriyor.

Bu bilmediklerinin de farkında değil.

Yukarıda belirttiğim gibi o cehaletinin feraseti ile bir hayal dünyasında.

Kendince küçük kazanımları ile mutlu mesut yaşamaya devam ediyor ve zannediyor ki çocuğu ondan daha iyi olacak, makus talihi çocuğu yenecek. Zavallı öyle sanma gafletinden kurtulamıyor…

SON SÖZ:’’ ARMUT DİBİNE DÜŞER..’’’