Çünkü yıkmak bir sonuç değil, sadece bir başlangıçtır. Asıl soru şudur:

Bu muhteşem Seyhan Gölü manzarasının etrafı bundan sonra ne olacak?

Adana yıllardır elindeki en büyük doğal zenginliklerden birine sırtını dönmüş bir şehir gibi davrandı. Seyhan Gölü, başka bir ülkede olsa kartpostallara basılır, şehir tanıtımlarının ana yüzü olur, etrafı planlı yürüyüş yolları, bisiklet parkurları, sanat alanları, açık hava etkinlikleriyle dolar taşardı. Bizde ise yıllarca işgale göz yumuldu. Vatandaşın göl kenarında ailesiyle sessizce oturabileceği bir bank bile lüks sayıldı.

Oysa Adanalı misafirini en çok nereye götürür?

Adnan Menderes Bulvarı’na. Gel bir de burayı gör” der.

Seyhan’ı gösterir, mangal yakar, kebap yapar, çayı doldurur. Çünkü bilir ki burası Adana’nın vitrini olabilecek bir yer.

Şimdi bu vitrin yeniden düzenlenme şansı yakalamışken aynı hataları tekrar edersek, yıkımların hiçbir anlamı kalmaz. Bugün kaçak yapılar gider, yarın başka isimlerle geri gelir. Eğer burası yine birkaç grubun, birkaç işletmenin kontrolüne bırakılırsa; kaybeden yine Adanalı olur.

Artık bu alan:

Herkesin özgürce girebildiği,

Betona boğulmamış,

Doğayla uyumlu,

Ailece vakit geçirilebilen,

Sanatın, sporun, yürüyüşün, nefes almanın olduğu

Hatta plaj bile yapılabilecek, bir yaşam alanına dönüşmelidir.

Seyhan Gölü’nün kıyısı rant alanı değil, şehir belleği olmalıdır.

Çocukların bisiklet sürdüğü, yaşlıların gölgede soluklandığı, gençlerin gün batımını izlediği bir yer olmalıdır…

Bugün yıkılan sadece beton değil; aynı zamanda yıllardır süren bir ihmal anlayışıdır. Eğer bu fırsat doğru değerlendirilirse, Adana ilk kez gölüyle barışır. Ve belki de yıllar sonra misafirlerimize şunu gönül rahatlığıyla söyleriz:

“Adana’ya hoş geldin.

İşte bizim Seyhan’ımız…

İşte bizim Gurur duyduğumuz yer.”