Türkiye son günlerde art arda gelen iki sarsıcı olayla yüzleşiyor. Şanlıurfa Siverek’te bir lisede düzenlenen silahlı saldırıda 16 kişi yaralanıyor; saldırganın henüz 19 yaşında olması ve geride bıraktığı dijital izler, sorunun ne kadar derin olduğunu gözler önüne seriyor. Ardından Kahramanmaraş’ta bir ortaokulda yaşanan katliam… Bu tabloyu sadece “bireysel bir sapma” olarak açıklamak artık mümkün değil.
Bu olayların ortak bir dili var: öfke, yabancılaşma ve şiddeti meşrulaştıran bir zihin dünyası.
Bugün çocuklar ve gençler, sadece okulda ya da sokakta değil; cep telefonlarının ekranında, sosyal medya akışlarında, izledikleri içeriklerde şekilleniyor. “Şiddet içeren Tehlikeli oyunlar” insan psikolojisini manipüle eden, meydan okuma ve kendini kanıtlama üzerine kurulu dijital akımlar; genç zihinlerde gerçeklik algısını bozuyor. Bir süre sonra sınır çizgileri siliniyor: oyun ile gerçek, cesaret ile vahşet birbirine karışıyor.
Öte yandan ekranları dolduran mafya dizileri, şiddeti yalnızca normalleştirmekle kalmıyor; ona bir “karizma” da yüklüyor. Güç, silahla eş değer gösteriliyor. Sorun çözme yöntemi olarak diyalog değil, tehdit ve infaz sunuluyor. Genç bir izleyici için bu içerikler sadece birer kurgu değil; rol model haline gelebiliyor. Çünkü o yaşta zihin, gördüğünü sorgulamaktan çok taklit etmeye yatkındır.
Elbette hiçbir dizi tek başına bir katil yaratmaz. Hiçbir oyun tek başına bir genci bu noktaya getirmez. Ancak sürekli aynı mesajlara maruz kalan bir zihin, zamanla bu dili içselleştirir. Şiddet sıradanlaşır, empati körelir ve en tehlikelisi; insan hayatının değeri düşer.
Burada asıl mesele, boşlukta kalan gençliktir.
Aile içinde iletişimin zayıflaması, okulda rehberlik mekanizmalarının yetersiz kalması ve toplumda artan gerginlik; gençleri alternatif “dünyalara” itiyor. O dünyalarda ise güçlü olan kazanır, sesini yükselten haklıdır, silahı olan söz sahibidir. Gerçek hayatta karşılık bulamayan kimlik arayışı, sanal dünyada şiddet üzerinden inşa edilmeye başlanıyor.
Peki çözüm ne?
Öncelikle sorunu doğru tanımlamak gerekiyor. Bu sadece güvenlik meselesi değil; aynı zamanda kültürel, psikolojik ve sosyal bir krizdir. Okullarda sadece akademik başarı değil, duygusal dayanıklılık ve empati de öğretilmeli. Aileler çocuklarının ne izlediğini ne oynadığını bilmek zorunda. “Benim çocuğum yapmaz” rahatlığı, en büyük yanılgıdır.
Medya üreticilerine de büyük sorumluluk düşüyor. Şiddeti estetize eden, suçluyu kahramanlaştıran içerikler yeniden düşünülmeli. Çünkü her senaryo, sadece bir hikâye değil; aynı zamanda bir mesajdır.
Ve belki de en önemlisi: Gençlere alternatif sunmak.
Spor, sanat, üretim, aidiyet… Bir gencin kendini değerli hissedeceği alanlar çoğaldıkça, şiddetin cazibesi azalır. Çünkü insan, kendini güçlü hissettiği yerde yıkıcı olmaz.
Şanlıurfa’da, Kahramanmaraş’ta yaşananlar birer “haber” değil; birer uyarıdır. Eğer bu uyarıyı ciddiye almazsak, yarın benzer acıları konuşmaya devam ederiz.
Sorun ekranlarda başlıyor olabilir ama çözüm, gerçek hayatta kurulacak bağlarda gizli.