Bir önceki yazımda; eşimin göz tedavisi için, Murat Hasanreisoğlu hocama ulaşabilmek için İstanbul’a gidip gelişimde, eski İstanbul’u ve Türkiye’ye duyduğum özlemi anlatmış ve yazımın sonunda demiştim ki;

Evlerde kullandığımız merdaneli o eski çamaşır Makinesi’ni.

Frijdere, koca kollu buz dolabını, transistörlü radyoyu.

Salonlara konulan müzik dolaplarını, 45’lik 33’lük plakları.

Cadillac, De Soto, Chevrolet marka Amerikan arabalarını.

Postaneye gidip mektup atmayı, orada telefon yazdırmayı, sevgiliden, aileden mektup beklemeyi.

Aya Seyahat’i radyodan naklen dinlemeyi, 1’ci boğaz Köprüsünün açılış merasimini, haftada iki saat yayın yapan siyah-Beyaz televizyonu izlemeyi.

Cep fotoromanı okumayı, kollu “Facit Hesap Makinası”nı.

Banker Kastelli Olayı’nı, 1974 Kıbrıs Barış Harekatını.

Ankara’dan İstanbul’a 10 saatte otobüs seyahatini, pervaneli uçakları.

İstanbul’dan İskenderun’a kadar yapılan vapur yolculuklarını.

Karaköy Vapur İskelesi’nde sandallarda pişen ekmek arası Palamut yemeyi özledim.

Beyoğlu’nda’ki, muhteşem “Bab Kafeterya”ya gitmeyi, para atıp müzik dolabından plak dinlemeyi, manuel fotoğraf makinesi ile slayt çekip, o slayt’ın banyosu için filmi Avrupa’ya yollayıp geri gelmesini beklemeyi, siyah beyaz fotoğrafları agrandizörle tab etmeyi özledim.

Taksim- Bebek- Beşiktaş-Şişli arasında sefer yapan 9 kişilik “timsah” denen dolmuşlara binmeyi,

Otobüsteki biletçileri, trenlerdeki kontrolörleri, Nişantaşı, Osmanbey, Şişli’deki meskenlerin giriş katlarının dükkanlara dönüşmüş halini, Atalar’da “yürüyen “ ilk merdiveni, o günün modern asansörlerini, eskicilerin antikacılara dönüşmesini, Kapalı Çarşı’daki mağazalara önden para verip bir ay sonra gelen “livays” diye hava attığımız Levis Jean pantolonu beklemeyi, Tophanedeki Amerikan Pazarı’ndan “Tanker” marka içi kürk, dışı asker yeşili mont almayı, Osmanbey’deki Haşet’ten yabancı dil kitabı almayı.

Konak, Kent, Site, As gibi harika sinemaları, İlk “Otomatik Çamaşır Makinesi”ni, ceplerimize sığan ilk hesap makinesini, siyah beyaz televizyonu.

Yabancı pek çok mağazanın Türkiye’de mağaza açmasını, Kristal Büfe’de hamburger yemeyi, İş Bankası ve Sabancı gökdelenlerinin inşasını seyretmeyi.

Orta tabaka ailelerinin emekli olmadan, ev ve araba alabilmelerini.

İlk tatil köyü “Fransız Tatil Köyü”nü, Kuştur’u, Eskişehir Topçular arabalı vapur seferlerini, yaz tatillerinin “Tatil Köyleri”nde geçirilmesini.

Kesin kez haddini ve limitini aşmayan eski kredi kartlarını.

İlk dijital fotoğraf makinesini, hafta sonu kahvaltılarının dışarıda yapılmasını,

İkiz Kuleler’in vurulma anını televizyondan tekrar tekrar izlemeyi,

İnternet üzerinden Skyp proğramıyla bilgisayardan görüntülü görüşmeyi, ağır “akıllı telefon”ları, herkesin her yerde bu telefonla fotoğraf çekmesini.

İlk çıkan tablet bilgisayarları, Whats Up, Facebook, İnsstagram ile Dünyadan haber alma çabalarımızı, arabalarımızdaki o eski navigasyonları “Cruz kontrol”la “gaza basmadan” araba kullandığımız o ilk günleri.

Doğrusu çok özledim…

Meğerse ne çok farklılıklar yaşamış bizim nesil.