Ne söylesen sorun ne anlatsan altında bir niyet aranıyor. Kurduğun her cümle didik didik ediliyor; sanki doğal konuşmak, düşünceyi olduğu gibi ifade etmek mümkün değil. Bu ülkede belki de en zor şey, gerçekleri sakince konuşabilmek.

İnsan artık konuşurken kelimelerini tartmak zorunda hissediyor. Çünkü en basit bir tespitte bile hemen şu sorular geliyor: “Ne demek istiyorsun?”, “Kime gönderme yapıyorsun?”, “Birilerini mi hedef alıyorsun?” Oysa yapılan çoğu zaman sadece bir analiz, bir durum tespiti.

Tarih konuşmak bile başlı başına bir mesele hâline geldi. Olanı olduğu gibi anlatmak, bir dönemi değerlendirmek neden rahatsızlık yaratır? Gerçekleri dile getirmek ne birilerini küçümsemektir ne de kötülemek. Ama öyle bir noktadayız ki, en temel bilgiyi söylerken bile yanlış anlaşılma endişesi taşıyoruz.

Aynı durum toplumsal konular için de geçerli. Kırsal yaşamı anlatırsın, “hakaret ediyorsun” denir. Şehir-kır farkını ortaya koyarsın, “üstten bakıyorsun” diye eleştirilirsin. Oysa bu bir aşağılama değil; sosyolojik bir gerçeğin ifadesidir. Her kesimin kendine özgü bir yaşam biçimi ve kültürü vardır.

Dünya tarihine baktığımızda da benzer bir tablo var. Avrupa’da yaşanan büyük dönüşümler, bilimsel ve teknik gelişmeler bir gerçektir. Bugün kullandığımız pek çok teknolojinin temeli oralarda atılmıştır. Bunu söylemek, başka toplumları küçümsemek anlamına gelmez; sadece tarihsel bir durumu kabul etmektir.

Sorun şu: Biz hala bir konuyu sakin, medeni ve akılcı bir şekilde tartışmayı öğrenemedik. Hoşumuza giden sözleri alkışlıyor, gitmeyeni hemen saldırı olarak algılıyoruz. Oysa gelişmenin yolu, farklı düşünceleri konuşabilmekten geçer.

Bilim dediğimiz şey, gerçeklerin üzerine kurulur. Gerçeklerden kaçarak ne ilerleyebiliriz ne de kendimizi geliştirebiliriz. Bu yüzden artık şu kısır döngüyü kırmak zorundayız.

Konuşalım. Tartışalım. Ama anlamaya çalışarak… Çünkü gerçekleri konuşmadan, hiçbir yere varamayız.