ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Robert Palladino tarafından yapılan açıklamada, ABD’nin Gezi iddianamesiyle ilgili “ciddi şekilde kaygılı olduğunu belirtmiş. “Hııı” diyor, aba altında sopa gösteriyor. “Ne oluyor” diyor. “Mayınlı tarlaya doğru gidiyorsunuz” diyor. “40. Oda” uyarısı yapıyor. Ve ABD’li “dostlarımız” “Melek” maskesini takıp, adalet ile ilgili bizi uyarıyor: «İfade, barışçıl toplanma ve örgütlenme özgürlüğü haklarını kullanabilmek sağlıklı bir demokrasinin temelidir. Türkiye›yi bu özgürlüklere saygı duymaya ve keyfi şekilde tutulan bu kişileri serbest bırakmaya davet ediyoruz» diyor. Aba altında sopa gösteriyor.
Otpor ya da 15 Temmuz’da aktif olan Strafor da olabilir, Alman vakıfları da, Amerikan ve batı STK’sı, medyası oradaydı zaten. McKinsey ya da Blackwater de rol üstlenmiş olabilir. Her şey mümkün. CHP de işin içindeydi, onlarca STK da. Birileri olayların sebebinin “ağaç olduğunu zannediyordu” ama işin aslı öyle değildi tabi. “Kadife devrim”, “İstanbul baharı”, “Yumuşak güç” kavramları kullanılmaya başladı. LGBT, FEMEN, antikapitalist Müslümanlar, Uluslararası Af Örgütü, çevreciler, sendikalar, KCK da oradaydı, PKK’lılar da. Türkiye’ye karşı “devrimci halk savaşı”nın ön hazırlıkları için bir arya gelen SDP, ESP, TKİP, DHKP-C, MLKP, TKP/ML, THKP/C, TKEP/L, Halkevleri gibi gruplar da şiddet içerikli eylemlere müdahil olmuştur. Ve tabii FETÖ’cüler de oradaydı. Kambersiz düğün olur mu, elbette Gezi’de CIA da vardı. Fuller ya da HenriBarkey, hatta Soros olmadan olur mu?
Neyse işte durum bu. ABD isterse, “Büyük Patron” işaret edince Marksisti de en büyük holdingin patronu da omuz omuza saldırabiliyor. Onlar, şeytanlarına bu kadar sadık iken, mazlumlar neden bu kadar dağınık? Sanırım bizim dağınıklığımız, korkaklığımız, bazı gerçeklerin farkında olmamamız onların gücünü oluşturuyor. Gerçek şu ki, zalimlerin değişmesini beklemek hayal. Biz değişmeden Allah bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirmeyecek. Asıl değişmesi gereken biziz biz. Karanlık, aydınlığın yokluğudur. Yoksa biri gider, öteki gelir, değişen bir şey olmaz. Celladınız değişir sadece. Unutmayalım; Allah cahillere ve zalimlere yardım etmez. Peki ama biz nasıl değişeceğiz? Bunca hengame arasında bu değişimi nasıl sağlayacağız? İster istemez akla bu soru gelecektir. Bunca kargaşanın, bunca kirli oyunların içinde iken ülke, biz nasıl değişeceğiz de, bu kargaşayı sona erdirip, temiz toplum yaratacağız?
Aslında gayet basit, bu sorunun cevabı. Batı batı diye imrendiğimiz, ya da, gelişmiş ülke gelişmiş ülke diye hayran olduğumuz ülkelere şöyle bir bakalım; onlar nasıl oluyor da daha müreffeh bir hayat sürüyor. Daha adaletli, daha güvenli, daha sağlıklı, daha eşit yaşıyorlar?
Onlar yarınları garanti yaşarken biz ve bizim gibi ülkeler, neden insanına yarın garantisi veremiyor? İstikrarsızlık niye? İç ve dışta bu kadar güvenlik sorunu niye? Elbette bu soruları daha da çoğaltmak mümkün. Ancak, amacımız sorularla kafanızı karıştırmak değil. Sadece mukayese etmeniz için, karşılaştırma yapmanız için, bu birkaç soru ile ufuk açmaya çalıştık.
Bir kere her şeyin başı ‘EĞİTİM’ çok kitap okuma… Yeterli eğitime ve eğitimle donatılmış bir dünyaya sahip değiliz. İkincisi; okuyan, araştıran sorgulayan, iyinin, doğrunun, adaletin, eşitlik ve demokrasinin peşinde koşan bir Millet değiliz. İlimi, bilimi kendimize rehber edinmemişiz. Bunlar olmayınca, bunlara dayalı olarak, sanayiden tarıma, ekonomiden ticarete, yeniliklerden teknolojiye ve de katma değeri yüksek, rekabet gücü üstün ürün üretmekten de geri kalmışız. Matbaayı 265 yıl sonra getiren Ataların torunlarıyız… Batı Rönesans derken biz hala karanlık çağın pagan dönemi gibi yaşıyorduk. Aydınlanma çağının dışında kalmamız da bu nedenledir. Keza sanayi devrimine geç kalışımız da…Okumayan, ilime bilime yeterince değer vermeyen bir toplum, ancak bu kadar olabilir. İşin garibi; gelişen ülke olarak, gelişmiş ülkelerle aramızdaki fark, her geçen gün artmaktadır. Gelişmiş ülkelerde kişi başı yıllık kitap okuma adedi, ortalama 26 iken(bazı ülkelerde 30-32 seviyelerinde)biz de kaç dersiniz? Bin de altı. Kaldı ki bu hususta, doğru dürüst veri yok, istatistik yok.. Japonya da günlük gazete dergi satışı 95 milyonu geçerken, bizim ülkemiz de bu rakam 5 milyonu bulmuyor. Hal böyle olunca, Japonya ve benzeri ülkeler daha çok kalkınıp, daha güçlü, daha refah seviyesi yüksekken, biz ancak günlük meselelerle uğraşıyoruz.
Keza OECD ülkelerine mensup ülkelerin, katma değerli ve yüksek teknolojili ürünlerinin ihracattaki payı, %21-36 aralığında iken, bizim ülkemiz ancak%1.7 seviyelerindedir. Ki bunlarda orta ya da düşük teknoloji, katma değerli ürünlerdir.
O bakımdan kimseyi suçlamadan, nedenleri sağ da sol da, dışarı da aramadan, içimize dönmeliyiz. Aynayı kendimize tutmalıyız. Eğitim sistemini oturtmadan, kitap okuyanı çoğaltmadan, kaliteyi bir yaşam biçimi olarak benimsetmeden, ileri teknoloji üretir hale gelmemiz çok zor. Dileğimiz; en kısa sürede bunları aşmak olmalıdır. Bu ülke bizim. Bu vatan bizim. Daha fazla zaman kaybına meydan vermemeliyiz.
SON SÖZ: ‘’UMUT, EN BÜYÜK SERMAYEDİR.’’