Her yıl 3 Aralık’ta kutlanan Dünya Engelliler Günü, birçok kişi için yalnızca bir takvim hatırlatması gibi görünse de aslında büyük bir gerçeğin altını çiziyor: Engelli bireylerin hatırlanmaya değil, anlaşılmaya ve desteklenmeye ihtiyacı var.
Bugün dünyanın pek çok yerinde milyonlarca insan; kimisi tekerlekli sandalyesiyle, kimisi işitme cihazıyla, kimisi beyaz bastonuyla yaşamın içinde yer almaya çalışıyor. Birçoğu zorluklarıyla kavga ederek değil, onlara rağmen güçlü bir yaşam kurarak var oluyor. Asıl mesele, bizlerin bu insanların mücadelesini ne kadar kolaylaştırdığı ya da ne kadar zorlaştırdığıdır.
Çoğu zaman “engelli” kelimesinin ağırlığı insanın üzerine çöker. Çünkü bu ifade, kişinin eksikliğini vurgularken toplumun sorumluluğunu arka plana iter. Oysa engel, çoğu zaman fiziksel değil; yollarda, merdivenlerde, iş yerlerinde, eğitim alanlarında ve zihinlerde saklıdır.
Bir binanın girişine rampa yapılmadığı için bir birey “engelli” olmaz; Bir işitme engelli vatandaş için kamu duyuruları erişilebilir olmadığı için o kişi “engelli” olmaz; Bir görme engelli bireyin toplu taşımayı kullanamaması onun eksiği değil, bizim eksikliğimizdir.
Toplum olarak unuttuğumuz nokta şudur: Engellilik bir kusur değil, yaşama dahil olma biçimlerinden sadece biridir.
3 Aralık gibi günler, farkındalık oluşturmak için değerli olsa da yılın geri kalan 364 günü de en az bugün kadar önemlidir. Birçok kişi, birkaç sosyal medya mesajı ile sorumluluğun yerine geldiğini düşünür. Oysa engelli bireylerin hayatını kolaylaştırmak sürekli bir çaba ister.
Ulaşımda, sağlıkta, eğitimde, teknolojide ve istihdamda engelli bireylerin tam anlamıyla yer bulabilmesi için hem devlet politikalarının hem de toplum bilincinin güçlenmesi gerekir. Kamu binalarındaki rampalar, kaldırımlardaki hissedilebilir yüzeyler, işaret dili tercümanları, erişilebilir web siteleri ve istihdam teşvikleri yalnızca birer kolaylık değil, temel haklardır.
Engelli bireylerden hep bir çaba bekleriz: “Pes etmesinler, güçlü olsunlar, mücadele etsinler…”Evet, çoğu zaten mücadele ediyor. Asıl sorulması gereken soru şudur: Peki biz onların yaşam mücadelesine ne kadar ortak oluyoruz?
Bir otobüste tekerlekli sandalye alanını kapatmamak, görme engelli birinin yön bulmasına küçük bir yardım etmek, işitme engellilerle iletişim için birkaç işaret dili hareketi öğrenmek, bir rampanın önüne araba park etmemek… Bunlar büyük reformlar değildir ama insanların hayatını değiştirecek kadar değerlidir.
Engelsiz bir dünya, herkesin eşit şartlarda yaşadığı bir ütopya değil; kararlı adımlarla inşa edilebilecek bir gelecektir. Bugün birçok ülkede robotik protezlerden akıllı kent sistemlerine kadar engellilerin yaşamını kolaylaştıran uygulamalar yaygınlaşıyor. Türkiye’de de bu yönde atılmış önemli adımlar var; ancak hâlâ gidilecek yol, atılacak adımlar, tamamlanacak eksikler bulunuyor.
3 Aralık vesilesiyle hatırlamamız gereken en önemli gerçek şu: Engelli bireyler yardım bekleyen kişiler değil, fırsat verildiğinde başarılarıyla topluma güç katan bireylerdir. Engeller hayatın bir gerçeği olabilir ama insanlar arasında engel olmamalıdır.
Çünkü en büyük engel, görmezden gelmektir.