Kızım Oya ile birlikte Amerika’da bir marketteyiz.

Raflardan ürün seçiyoruz.

Ben en alt raftan bir şey alırken elimi, minicik bembeyaz bir el itiverdi.

Sarışın, 2-3 yaşlarında bir kız çocuğu benim elimdeki gofreti alıverdi.

Sonra da küçük bir tebessümle adeta özür diledi.

Baktım raftaki son üründü.

Harekete bayıldım ve sevimli çocuğa tebessüm ederek saçlarını okşamak istedim.

Oya uyardı “Baba elini sürme” diye.

Hatırladım, beni daha önce “Buranın insanları çocuklarının el teması ile sevilmesinden pek hoşlanmazlar” diye uyarmıştı.

Oysa biz eskiden, tanışmadığımız insanların çocuğunu kucağımıza alır, öpe okşaya severdik.

Anne, babaları da tebessüm ederdi bu arada.

Bizde de buna benzemeye başladı…

Alışverişten sonra eve döndüğümüzde “nerelerden nerelere geldik” diye maziye döndük.

Anımsıyorum da;

Eskiden biz erkeklerin kadınlara aldığı en makbul hediye aynaydı.

Parasına bakmayın.

Anlamı çok güzel;

“Sana senden daha güzel verebilecek bir hediye yok Dünyada”

Eve misafir geldiğinde ikram edilen kahvenin yanında bir bardak su ikram edilir ya, bilirsiniz.

Misafir eğer aç ise önce suyu, tok ise kahveyi içerdi.

Ev sahibi de onun aç olup olmadığını anlar, ona göre de sofra kurardı.

Ramazan günlerinde zenginler, bakkal, manav gibi dükkanlara gider ve veresiye defteri “zimen”i çıkarmalarını isterdi.

Sonra defterden rastgele bir sayfa koparır ve “Silin bu komşumun borçlarını” diyerek o sayfanın borçlarını öderlerdi.

Kültürümüzün en önemli kavramlarından biri “Tanrı Misafiri” kavramında, karnı aç olanlara kapımızı açarız.

Bilhassa Ramazan’da ekonomileri iyi olanların iftar vakti kapısını açık bıraktığı ve açların çekinmeden girip sofraya oturduklarını büyüklerimiz hala anlatırlar.

Osmanlı’da kapılarda iki adet tokmak vardı.

Erkek misafirler kalın, kadınlar ise ince ses çıkaran tokmakları kullanırlardı.

Böylelikle evde bulunanlar, kapıdaki misafirin cinsi hakkında bilgi sahibi olur, ona uygun kıyafetle kapıyı açarlardı.

Sadaka taşları, genelde cami ve türbelerin uygun köşelerine konur, zenginler gösterişten uzak sadakalarını bu taşlara koyar, fakir de gece, ya da sakin bir zamanda gelip ihtiyacı kadar olanını alırdı.

Şimdilerde sadece bazı market ve fırınlarda “ekmek” için uygulanıyor.

Ama ne yazık ki; Türk sosyal hayatına çok olumlu bir yön veren bu güzel gelenekler, modern çağa daha fazla direnemedi.

Yok oldu gitti.

Sanki bir dolu kabın üzerine yeniden dökmek gibi.

Yeni yerden yenileri dolarken, eskiler boşalıyor.

Bir tabiat kanunu, ne diyeceksin.