Bir önceki yazımda Hazine ve Maliye Bakanlığı’na beş yıl aradan sonra, yeniden Sayın Mehmet ŞİMŞEK’in atanmasının, bazı kesimleri hayrete düşürdüğüne değindiğimi okurlarım hatırlayacaktır. Bunun nedeni, Sayın Bakanın görevden alınmasının ardından, iktidarın en tepesindeki yetkili tarafından çok ciddi suçlamaya maruz kalmasıdır. Böyle bir suçlamaya muhatap olanın, ekonominin başına suçlayan tarafından tekrar getirilmesi, dünyanın her yerinde şaşkınlıkla karşılanacak bir durumdur. Neyse ki ülkemizin kendine özgü ikliminde, değinilen şaşkınlık fazla sürmemiş, tüm dikkatler yeni dönemde izlenecek ekonomi politikasına odaklanmıştır.
Sayın Bakanın devir-teslim töreninde, “Türkiye’nin rasyonel bir zemine dönme dışında bir seçeneği kalmamıştır. Kurala dayalı ve öngörülebilir bir Türkiye ekonomisi, özlenen refaha ulaşmamızda anahtar olacaktır” sözleri, yeni dönemin ekonomi politikasının ilk ipucunu verir nitelikte olduğu düşüncesini yaygınlaştırmıştır. T.C. Merkez Bankası’na, yeni dönemin ekonomi politikasına uygun bir atama yapılması, değinilen düşünceyi pekiştirmiştir. Buna karşın, eski ekonomi politikasının en tavizsiz uygulayıcılarından olan eski T.C. Merkez Bankası başkanının BDDK’nın başına getirilmesi, aslında pek bir şey değişmeyecek, sadece dış borç bulunması için taktik hamle yapılıyor yorumlarını gündeme taşımıştır.
Yukarıdaki tartışmalar bir yana, yeni dönem döviz kurlarının ve bunun doğal sonucu olan altın fiyatlarının yaklaşık % 20 artışıyla başlamıştır. Yıllarca uygulanan kontrollü döviz kuru politikasının terk edildiği anlaşılmaktadır. Artık T.C. Merkez Bankası döviz kurlarını sabit tutma için direk veya dolaylı yollardan döviz satışı yapmayacak, kurların “piyasada” oluşmasına izin verecektir. Başka da bir çaresi yoktur. Zira, T.C. Merkez Bankası’nın “net döviz rezervinin” eksi 47 milyar dolara gerilediği her kesin bildiği bir gerçektir. Bu durum, ülkemizi her türlü döviz hareketlerine açık hale getirmiştir. Ayrıca, sürdürülebilirliği de yoktur. Devam ettirilmesi ekonomimizde onarılmaz yaralar açacaktır.
Döviz kurlarının piyasada belirlenmesine izin verilmesinin ardından, “politika faizinin” yükseltilmesi ikinci stratejik hamle olacaktır. Beklenti politika faizinin ilk etapta % 25’e, yılsonuna kadar % 30’a yükseltilmesi yönündedir. Bu hamle ile doların 26-30 TL, avronun 32-35 TL bandında istikrara kavuşacağı düşünülmektedir. Kurların ve faizlerin yükseltilmesinin maliyetini her zamanki gibi orta ve dar gelirli kesimler ödeyecektir. Daha şimdiden iğneden ipliğe, eldivenden merdivene, kısaca her şeye zam gelmektedir. Gelmeye devam edecektir.
Bu günkü yazımda, defalarca tekrar edilen, kısa süre içinde yeniden tekrar edileceği anlaşılan, kurları ve faizleri yükseltilerek dışarıdan “sıcak para” girişinin sağlanması yoluyla, ekonomide “sahte cennet” yaratılması politikasını özetlemeye çalıştım. Bu kısır döngüden kurtularak, orta ve uzun vadede özellikle orta ve dar kesimlerin rahat bir nefes almasını sağlayacak ekonomi politikasının nasıl olması gerektiğine değinmek istiyorum. Her kesin sağlıklı, huzurlu ve bol paralı günlere kavuşması dileğiyle…
Saygılarımla,