Sedef Kabaş'a atılan Cumhurbaşkanı'na hakaret suçlamasına gelince… Bir kere, Ahmet Necdet Sezer döneminde 163, Süleyman Demirel döneminde 158, Turgut Özel döneminde 202, Abdullah Gül döneminden 848 Cumhurbaşkanı'na hakaret davası açılmışken, Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili açılan Cumhurbaşkanı'na hakaret davası sayısı, 38 bin 581. Bu rakamları TCK md. 299'daki Cumhurbaşkanı'na hakaret suçunun siyasal amaçlarla, eleştirel sesleri bastırmak için kullanıldığını göstermiyor mu?

Ayrıca, Cumhurbaşkanı'na hakaret gibi bir suçun var olması zaten yanlış. Günümüzdeki genel eğilim; ceza yasalarında hakaret suçunu düzenleyen genel bir madde varken, devlet başkanları için ayrı bir koruma getirilmesinin ifade özgürlüğüyle bağdaşmadığı yolunda. Bu konuda Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi'nin kararları var. Venedik Komisyonu raporunda TCK md. 299'u eleştirir.

AİHM, Colombani/ Fransa, Artun ve Güvener/ Türkiye, Önel/ Türkiye ve en son 19/10/2021 tarihli Vedat Şorli /Türkiye (henüz kesinleşmedi) kararlarında, devlet başkanlarına ayrıcalıklı bir koruma sağlanmasının sözleşme ile bağdaşmadığını söylüyor ve ayrı bir hakaret maddesine yer verilmemesini istiyor. AİHM, ayrıca devlet başkanlarının saygınlığının korunmasındaki yararın, düşüncelerin serbestçe ifade edilmesinin engellenmesini haklı göstermeyeceğini belirtiyor. Başka bir deyişle, AİHM'e göre ifade özgürlüğü, devlet başkanlarının saygınlığından daha önemli. Bu görüş, AİHM'in ifade özgürlüğü anlayışıyla Türkiye'deki yargının ve devleti yönetenlerin anlayışı arasındaki farkı ortaya koyuyor. Bir iktidar değişikliğinde, hukuk alanında yapılması gereken ilk işlerden biri, TCK 299. maddenin kaldırılması.

Sedef Kabaş'ın bir atasözünden esinlenerek söylediklerini doğru bulur ya da bulmazsınız. Ama unutmamak gerekir ki, ifade özgürlüğü beğenmediğiniz, nefret ettiğiniz düşünceler için de geçerli.

Göz önünde bulundurulması gereken bir başka ilke siyasetçileri eleştiri, sınırlarının normal vatandaşlara kıyasla daha geniş olduğu. Onlar siyasete girmekle kendilerini eleştirilere açık bir konuma koymuşlardır. Dolayısıyla eleştiri karşısında daha hoşgörülü olmaları gerekir.

Ayrıca söylemin kamuoyunu ilgilendiren bir konuda olup olmadığına ve bir değer hükmü niteliği taşıyıp taşımadığına da bakmak gerekir.

Nihayet, söylediği sözlerden dolayı bir gazetecinin tutuklanması kabul edilemez. AİHM'in sadece bu nedenle verdiği pek çok ihlal kararı var.

AİHM'in bir söylemin ne zaman hakaret, ne zaman eleştiri sayılacağı konusunda yerleşmiş bir içtihadı var. Hakaret sayılması ve düşünce özgürlüğü kapsamı dışında olması, söylemin ya da yazının hakaret etme kastıyla söylenmiş ya da yazılmış olmasına bağlı. Amaç bu değilse, ifade özgürlüğü sınırları içinde kalıyor.

Örneğin, Eon/ Fransa davasında, Cumhurbaşkanı Sarkozy'nin bir ziyareti sırasında, "defol git, zavallı aptal" yazılı bir pankart taşıyan köylüye 30 Euro para cezası verilmesini AİHM, ifade özgürlüğünün ihlali olduğuna karar verdi.

Oberschlick/ Avusturya davasında, bir gazetecinin, bir siyasal parti başkanı olan Jorg Haider için "aptal" sözcüğünü kullanmasını, AİHM eleştiri olarak kabul etti.

Pakdemirli kararında, Ekrem Pakdemirli'nin Cumhurbaşkanı Demirel için "yalancı", "iftiracı", "Çankaya'nın şişmanı", "dar kafalı" sözleri nedeniyle büyük bir tazminata mahkum olmasını AİHM, ifade özgürlüğünün (10. Madde) ihlali olarak değerlendirdi.

Gazeteci Erbil Tuşalp'ın Başbakan Erdoğan ile ilgili olarak yazdığı iki yazıdan birinde "yalancı" demesi, öbüründe akli dengesinin yerinde olmadığını ima etmesi nedeniyle tazminata mahkûm olmasının, AİHM 10. Maddeyi ihlal ettiğine karar verdi. Bu örnekler çoğaltılabilir.

Bu kararlardaki kriterlerden, Sedef Kabaş söylediği sözlerin ifade özgürlüğü kapsamına girdiği sonucu çıkıyor. Ama ondan önce, Kabaş'ın tutuklanması, özgürlük hakkının ve gazeteci olduğu için, aynı zamanda ifade özgürlüğünün ihlali.

Bütün bu olup bitenler ifade özgürlüğü üzerindeki baskıların arttığını ve seçimler yaklaştıkça daha da artacağını gösteriyor. İfade özgürlüğünün baskı altında tutulduğu bir ülkede demokrasiden de söz edilemez. Sorun, ifade özgürlüğü üstündeki baskılara toplumun nasıl bir tepki göstereceğidir. Bu bağlamda, 217 sanatçının Sezen Aksu'yu hedef alan sözlere, İstanbul ve Ankara Barolarının Sedef Kabaş'ın tutuklanmasına gösterdikleri tepki, umut verici. Bu tepkinin bütün topluma yayılması ve bir toplumsal itiraza dönüşmesi önemli. Ancak bu yoldan demokrasiye sahip çıkabiliriz.

SON SÖZ: ‘’Kelimenin tam anlamıyla gerçek bir demokrasi hiçbir zaman var olmadı, var olmayacaktır.*j.j.Rousseau* Oysa, Gerçek Demokratik ilke, hiç kimsenin halkın üzerine bir güce sahip olmaması demektir.’’