Hayalimi gerçekleştirdiğimde, hayalimin çok sıkıcı bir hayat yaşamama vesile olabileceğini hiç düşünmemiştim. Tenha, ara bir sokakta barımı açmıştım. İlk zamanlar her şeye özeniyor, bardaklara kadar tek tek tozları kendim alıyordum. Müşterilerle yakınlık kurmaya çalışıyor, onları barımın en özel konukları, aileden biri ve sanki kendi mekanlarında hizmet gören misafirler olarak ağırlıyordum. Güler yüzlü, şen kahkahalı, yüksek enerjili gençler geliyordu önceleri. Bu da benim çok hoşuma gidiyordu. Zaman geçtikçe mekânım, müdavimleri dayılar ve amcalar olan bir birahaneye dönüştü. Müşteri müşteriydi tabii. Önceleri bunu pek önemsemiyordum. Fakat genç delikanlılar ve genç kızlar, tabiri caizse bu dayılar ile aynı mekânı paylaşmak istememişlerdi. Müşteri ayırt edecek halim yoktu. Keşke olabilseydi. Kimseyi kovamadım maalesef. Gençlerin zamanla ayağı kesildi. Uğramaz oldular. Dayılar tam gaz gelmeye devam ediyorlardı. Yapacak bir şey yoktu, hizmet vermeye demek ki onlarla devam edecektim. Mekânım gençlerin uğrak yeriyken içinde olduğum enerjik ruh hali de dayılarınkine evriliyordu. Sakal uzatmaya başlamıştım. Bol kıyafetler tercih ediyordum çoğu zaman. Bir emekli kafa kağıdım eksikti. Onu da böyle devam edersem tez vakitte edinirdim. Gelen müşterilerimle yakından ilgilenmeye devam ediyordum. Dertleri ile dertleniyor, az rastlanan sevinçleriyle neşeleniyordum. İçlerinde çok sevdiklerim de vardı, huysuzlukları ile illallah ettiren de. Fakat biri vardı, aylardır mesai saati bitiminde, akşam üstü geliyor, içmeye başlıyor, beşinci fıçı birasını da içtikten sonra, geldiği gibi ağır adımlarla çıkıp gidiyordu. Her geliş gidişi merakımı arttırıyor, sorularımı ve yakınlaşma çabalarımı sonuçsuz bırakıyordu. Konuşmasını gerektirecek farklılıklardan uzak duruyordu, içtiği bardak sayısı ve oturduğu yer hep aynıydı. İçkisi bittikçe bir el hareketi ile yenisini istiyor. Beşinci bitince de yenileyim mi diye gözlerinin içine bakınca, eliyle yok işareti yapıyor, parasını ödeyip çıkıyordu. Monotonluğun getirisiyle kendi üzerime serdiğim ölü toprağını, bu adamla silkeleyeceğim aklımın ucuna bile gelmezdi. Tutamadım kendimi. Bir gece barı bir müşteriye, evet bir müşteriye emanet edip düşüverdim peşine. Ben hafiyelikten ne anlarım? İzlediğim filmlerden öğrendiğim kadarı ile belli bir mesafede arkasından yürüyor, ağaçların arkasına, köşelere girip, dışarıdan bakıldığı zaman adeta bir suçlu gibi hareket edip,görenlerin polisi aramasını sağlayacak tarzdaşüpheli hareketler sergiliyordum. Gerek gecenin karanlığından gerekse yürüdüğümüz ıssız sokaklardan dolayı kimse ile karşılaşmıyorduk. Ne ile karşılaşacağımı çok merak ediyordum. Belki de bir gecekonduya girecekti. Ya da bir apartmanın bodrum katına girip, ışıkları açacaktı. Biraz oyalanıp belki bir iki bira daha içip ışıkları kapatıp uyuyacaktı. Onun için hayal ettiğim yaşam tarzı buydu.
Hava soğuktu, acele ile çıktığımdan dolayı sadece montumu almayı akıl etmiştim. Atkım ve eldivenlerim yoktu. Soğuktan ellerimi ceplerime koyup ilerlemeye devam ettik. O önde ben arkada ağır adımlarla…
Nereye gittiğimizi, hangi sokaktan geçip nereye varabileceğimizi artık tahmin edemiyordum. Ağır aksak ilerleyen o amca son köşeyi dönüp gözden kayboldu. Koşarak döndüğü köşeye vardığımda, şaşkınlıktan küçük dilimi yutuyordum. Amca, sokağın sonundaki karakola giriyordu. Elini kolunu sallayarak girip koridorda kaybolmuştu adeta. “Eyvah!” dedim içimden. Kesin takip ettiğimi anladı ve hırlı mıyım hırsız mıyım bilmediği için korktu buraya sığındı adamcağız. E şimdi polis, sokaktaki kameralardan bakıp beni tespit edip yakalayacak, anlat derdini anlatabilirsen! Ellerim terlemeye başlamıştı. Geri adımlarla sokaktan çıkıp koşmaya başladım, bir an önce mekanıma dönmek istiyordum. Polis beni en azından orada bulsun, zararsız biri olduğumu anlasın istiyordum. Karanlık ve dar sokaklardan ana caddeye varınca biraz rahatlamıştım. Nefes nefese kalmıştım ama daha sakin yürüyordum artık. Mekanıma da yaklaşmıştım. Sağıma soluma bakıp karşıdan karşıya geçerken bir anda nereden geldiğini anlamadığım bir polis arabası önümde duruverdi. Ben daha ne oluyor diyemeden arabadan inen polislerce ensemden bastırılarak arabaya bindirildim. Her şey o kadar ani oldu ki, evrende bu olaya şahitlik eden zaman diliminde hiç olmamış kadar hızlı bir şekilde ortadan kaldırılmıştım adeta. Halbuki ben suçsuzdum! Yani evet onların gözünde suça meyilli biri olarak gözüküyor olabilirim ama aslında tek bir suçum vardı; merak!
Karakola gidene kadar ne onlar ne de ben tek kelime etmiştik. Sanki aramızda imzalanmamış bir susma anlaşması imzalanmıştı. Allah bilir beni ne zaman salacaklardı, mekânı da öylece bırakmıştım, aptalım ben aptal!
Az önce koşarak uzaklaştığım karakola şimdi çekingen adımlarla, iki kolumda iki polis eşliğinde giriyordum. Mavi gri duvarların arasından geçtik birlikte. Üst kata da birlikte çıktık. Bir odanın kapısının önünde durduk, sağımdaki polis kapıyı üç kez tıklatıp başını açtığı kapıdan içeri uzattı; “Getirdik başkomiserim.” Sonrasında kapı ardına kadar açıldı. Bir de ne göreyim? Mekanımın sadık müdavimlerinden olan gizemli dayı başkomiser masasında oturuyor. Ben daha olayı hâlâ kavrayamamışken içeri itildim ve kapı suratıma kapandı. Geri dönüp masadaki dayıya baktım. Kimdi bu adam ve burada ne işi vardı?
- Neden takip ettin beni?
- Ağabey sen kimsin bir de hele bana?
Sesi kalınlaşarak sorduğu soruyu yeniledi;
- Neden takip ettin beni dedim sana?
- Yahu ben merak ettim seni, derdin nedir, neden hiç konuşmazsın, gülmezsin. Sadece merak ettim. Ağabey sen polis misin?
- Aferin kafan zehir gibi çalışıyor çabuk kavradın.
- Dalga geçme yahu. Valla şok geçiriyorum şu an. Hay benim merakıma! Hayatımda ilk kez böyle bir şey yaptım denk geldiğim adama bak! Ağabey senin derdin ne peki gelip içip içip kendini harap ediyorsun?
- Sana ne kardeşim! Mekân sahibisin diye derdimin de sahibi mi sanıyorsun kendini? Bir daha tekrarlanmasın. Git şimdi. Bir daha da burnunu her şeye sokma.
“Tamam ağabey” deyip arkama bakmadan çıktım karakoldan, yine koşarak geçtim dar sokakları, ana caddeye vardığımda yine rahatlamıştım, karşıdan karşıya korkarak geçip mekanıma girdim. Çok şükür bıraktığım gibi duruyordu. Müşteri sayısından masalardaki içkilere kadar aynıydı. O gece mekânı erken kapatıp eve gidip yattım. Yaşadığım şok ve koşuşturma beni yormuştu.
Ertesi gün, yine aynı saatte hiçbir şey olmamış gibi ağır adımlarla içeri girip aynı masaya oturdu. Hemen içkisini hazırlayıp götürdüm, tam masadan uzaklaşıyordum ki; “Gel otur karşıma.” dedi. Oturdum.
Anlattı her şeyi, adımları gibi yavaş yavaş, tane tane kullanıyordu kelimeleri. Eskiden mutlu mesut bir evliliğinin olduğunu, bir çocuk babası olduğunu, mis gibi bir hayat sürerken dört yaşındaki çocuğunun kendi silahı ile yanlışlıkla kendisini vurup öldürdüğünü. Sonrasında hayatının mahvolduğunu, karısının kendisini terk ettiğini. İşinden sonra tek hayatının burası olduğunu, buraya kendini kaybolmuş hissettiği için yadırganmadığını bildiği için geldiğini…
Utanmıştım. Kaybolan bir hayata burnumu soktuğum için, terk edilmiş bir eş, melek olan bir yavru, acılar içindeki o anne için kendimden ve insanlığımdan utanmıştım. O gece ilk kez sadece bir bira içmişti. Anlattıkları içmese de onu da beni de sarhoş etmişti…