Evet iklim değişikliği tüm Türkiye’yi vurduğu gibi Adana’yı da vurdu. Adanalı çiftçilerin ürünleri don oldu zarar gördü zarar ettiler, sıcak oldu ürünleri yandı zarar gördüler. Aşırı yağmur yağdı tarlaları göl oldu zarar gördüler. Evet şu ana gelecek olursak Kasım ayındayız Adana’ya henüz ne yağmur yağdı ne şimşek çaktı. DSİ’de Çatallan Barajı’nda biriken suyun çiftçiler için değil elektrik üretimi için kullanılacağı belirtince Çukurovalı çiftçilerimiz kara, kara düşünmeye başladı. Topraklarını ekmezseler evlerine ekmek götüremeyecekler, ekseler ürünleri susuzluktan kuruyacak zarar edecekler. Peki geçimini çiftçilikle karşılayanlar ne yapsın şimdi?

Çiftçiler devamlı haykırıyor. Su verilmemesi durumunda tarlaların kuruyacağını, üretimin duracağını ifade ediyorlar, seslerinin TBMM’ye taşınması istiyorlar. Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu’nda görev yapan Adana Milletvekilleri Ayhan Barut ve Abdullah Doğru’ya çağrıda bulunuyorlar ne diyelim onlardan bir çözüm gelmeyeceği malum artı ellerimizi açacağız yağmur yağsın diye dua edeceğiz. Tek çaremiz bu.

İklim değişikliği, artık bilim insanlarının raporlarında okuduğumuz uzak bir tehdit değil; tam tersine, hepimizin kapısının önünde duran acı bir gerçek. Nasıl ki Türkiye’nin dört bir yanında hayatı altüst ediyorsa, Adana’yı ve bereketli Çukurova topraklarını da aynı sertlikle vuruyor. Bir zamanlar dört mevsim üretimin bereketiyle anılan bu topraklarda artık her mevsim, her ay ve hatta her gün yeni bir endişe doğuyor.

Adanalı çiftçi, artık doğayla değil adeta kaderle mücadele ediyor. Kış geliyor, don vuruyor; emekler bir gecede buz kesip gidiyor. Yaz geliyor, kavurucu sıcaklıklar ürünleri yakıyor. Aşırı yağmur yağdığında tarlalar göle dönüyor, aylarca verilen alın teri bir anda silinip gidiyor. Çiftçi hem dondan zarar görüyor hem sıcaktan hem yağmurdan… Şimdi ise çok daha sert bir krizin eşiğinde duruyor.

Bugün Kasım ayındayız… Ve Adana’nın göğünde tek bir şimşek çakmadı. Toprak hâlâ kupkuru. Mevsimin ruhuna, tarihin akışına ters bir sessizlik hâkim. Bu sessizliğin adı: kuraklık.

Tam da bu koşullar yetmezmiş gibi, DSİ’nin Çatallan Barajı’nda biriken suyu öncelikli olarak elektrik üretimi için kullanacağını duyurması, Çukurovalı çiftçilerin yüreğine bir taş gibi oturdu. Çünkü onlar çok iyi biliyor: Eğer su verilmezse, tohum toprağa değil ölüme ekilecek. Eğer tarlalar sulanmazsa, daha filiz bile vermeden kuruyacak. Ve eğer üretim durursa, bu sadece bir çiftçinin değil, şehirlerin, esnafın, sofraların, ülkenin kaybı olacak.

Adana’nın çiftçisi bugün kara kara düşünüyor.

"Ekmesek evimize ekmek götüremeyiz, eksek ürünümüz kuruyacak" ikileminin tam ortasında sıkışmış durumda. Onlara kim yol gösterecek? Kim bu yükü hafifletecek?

Çiftçiler aylardır seslerini duyurmaya çalışıyor, “Su verin, yoksa üretim duracak” diye haykırıyor. Talepleri çok mu? Hayır. Sadece tarlalarının kurumasını istemiyorlar. Sadece çocuklarına helal lokma götürebilmenin derdindeler.

Seslerinin TBMM’ye taşınmasını, Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu’nda görev yapan Adana Milletvekilleri Ayhan Barut ve Abdullah Doğru’nun bu meseleye sahip çıkmasını istiyorlar. Fakat ne yazık ki çiftçinin beklentisi, umutların çok gerisinde.

Geriye ne kalıyor?

Galiba sadece dua…

Adanalı çiftçi artık gökyüzüne bakıyor.

Bulut arıyor, yağmur arıyor, umut arıyor.