Geçtiğimiz 10 Temmuz meşhur "Kaç kaç" olayının yıldönümü idi.
"Kaç kaç da ne" mi?
Geçmişte bu gün; Adana'da Ermenilerin Türkler'e karşı,büyük bir katliama girişeceği haberi üzerine, Adanalı'ların bir kısmı Toroslar'a, bir kısmı da Akkapı Mahallesindeki "Şıh Cemil Nardalı'nın bahçesine kaçmıştı.
Tarihte bu hadiseye "Kaç kaç Olayı" denilmiştir.
Kuva'i Milliyeciler'in istihbaratı sonucu, büyük bir katliama girişeceği haberi, Adanalı'ların evlerini terk ederek kaçmasına sebep olmuştur.
Çocukluğumuzda Fransızlarla ve özellikle Ermenilerle yapılan gerilla savaşlarını dinlemek en büyük zevkimizdi.
Her alenin büyüğü farklı bir macera anlatır, bizler de büyük bir merak ve heyecanla onları dinlerdik.
İrfan Foto'nun akrabası Reşit enişte, Kuav'i Milliye'nin casusluk görevini üstlenmiş.
Küçük Saat ile Kazancılar arasında hamallık yaparak istihbarat toplarmış.
Genelde istihbaratçılar hamallık yaptığı gibi, eşeklere murt dallarını doldurup "murt, murt" diyerek dolaşır, bilgi toplardı.
Hani bizim Karaisalı'lara "Murtçu" deyip takılırız ya, oradan gelir.
Bilirsiniz Kazancılar Adana'nın önemli bir çarşısı olup, hamallık yapmaya en uygun yerlerden biriydi.
Bir gün genç bir çift, yükünü taşıtıp Tepebağ'a bir eve götürmüş.
Avluya girince kapılar kapanmış, Reşit enişte durumu anlamış ve duvardan atlayarak kaçmış.
Bu maceranın üstüne Reşit enişte bir hançer yaptırmış, yarım metrelik don lastiğinin bir ucunu hançere, diğer ucunu omuzuna bağlayarak gömleğinin koluna gizlemiş.
Hançeri kullanmak gerektiğinde; kolunu sallayınca lastik uzuyor, hançer eline geliyor.
Bir gün Küçük Saat'te dolaşırken 3 Ermeni askeri etrafını sarmış.
Reşit kolunu sallayınca hançer eline gelmiş.
Bu 3 askerin bağırsaklarını ellerine vermiş ve Obalar Caddesi'nin sonunda bulunan mezarlığa kaçmış.
Orada üç gün yatıp, kendisini unutturduktan sonra tekrar ortaya çıkmış.
Daha sonraları da aynı şeyi tekrarlamış.
Reşit Enişte; Hatay'ın ülkemize katılması amacı ile Mustafa Kemal tarafından görevlendirilen 9 bin 500 kişiden de biridir.
Ermeni askerleri genellikle Küçük Saat civarında dolaşıp, yakaladıklarını Tepebağ'a götürüp keserlermiş.
Bizler babalarımızdan; onlar da dedelerimizden duymuşlar.
Yusuf dayı anlatmıştı;
"Küçük saatteki terziden damatlık elbiselerimi almış eve gidiyordum. Üç tane Ermeni askeri etrafımı sardı;
"Seni Şişmanyan istiyor" dediler.
Şişmanyan Ermenilerin komutanı olup, kararğahı Tepebağ'daydı.
dedim ki "Yahu ben Şişmanyanı tanımam, şişmanyan beni tanımaz"
Halkın desteği ile ellerinden kurtuldum"
Aklımda kalan bir olay da İrfan'ın annesinin dayısı ile ilgili.
Kaç kaç sırasında dayısını beşikte unutmuşlar.
Sonradan yokluğunu fark edip, geri dönüp almışlar.
İrfan Foto şöyle anlatıyor;
"Suphi dayımızı da daha önce Hatay'ın yurdumuza katılışı ile anlatmıştım.
1939'da Hatay yurdumuza katılınca lise talebesi olan Suphi Dayı İskenderun'u görmeye gitmiş.
Orada Hatice yengemizle tanışıp evlenmiş.
***
Diyeceğim o ki; savaşlarda akla hayale gelmeyecek şeyler yaşanır.
Sonra da olayla en yakından ilgisi olan bizler, gerçeği Dünya'ya duyuramaz; mazlumken "zalim" ilan ediliveririz.