Mustafa Kemal Paşa; -‘’ Allah rahmet eylesin. Reşat Bey büyük bir vatanseverdi der.’’

Saat:11.45’de Başkomutanın telefonu çalar ve ‘Çiğiltepe alınmıştır komutanım’ haberi, gelir…

Cumhuriyet değerlerimizi ve Atatürk’ü küçümsemek isteyen meczup zihniyetler acaba bu ve bunun gibi kahramanlık karşısında utanırlar mı dersiniz?

30 Ağustos Zafer Bayramı, ilk olarak, 1924'te, Dumlupınar'ın Çal Köyü yakınlarında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'in katıldığı bir törenle ''Başkumandan Zaferi'' adıyla kutlandı.

Zaferi kutlamak için iki yıl beklemenin nedeni ise, 1923 yılının yeni Türkiye için hem ulusal hem de uluslararası alanda yoğunluğun fazla olmasındandı.

Dumlupınar'ın Çal Köyü'nde gerçekleşen ilk törende Mustafa Kemal, milli ruhun canlı tutulmasının önemini vurguladı ve ''Meçhul Asker Abidesi'nin temelini eşi Latife Hanım ile beraber attı.

30 Ağustos, emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine karşı Türk Milleti’nin canını, malını, namusunu, varını yoğunu ve bütün gücünü ortaya koyarak kurtuluş mücadelesi ile düşman kuvvetlerini tamamen ülkeden çıkararak vatanını kurtaran zaferin adıdır. Türkiye’nin geleceği için binlerce şehidin, milli birlik ve beraberlik ruhu içinde canları pahasına, özgürlük ve bağımsızlık meşalesinin sonsuza dek sönmemek üzere yakıldığı büyük bir zaferdir.

O dönemin şartlarını yaşamayan, özünde hissetmeyen ve önemini bilmeyen 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kutlayamaz. Bu toprakların, 1918-1922’de emperyalist işgale uğrayıp elimizden çıktığını, 1921’de Sakarya Zaferi ve 1922’de Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile yeniden vatan yapıldığını bilmeyenler 30 Ağustos Zafer Bayramını kutlayamaz…

Büyük zafer nasıl kazanıldı ve zafer öncesi neler yaşandı? 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı anlamak için bunları bilmek gerekir…

Yunan saldırısı tüm şiddetiyle başladı 1920’de… Hedef, Türk’ün boynuna esaret kemendini takarak Batı Türkeli’ne sahip çıkmak…

Güzel yurt köşeleri elden gitti bir bir… Kanla yoğruldu kara toprak; kanla sulandı Afyon, Kütahya, Eskişehir…

Ancak düzenli ordularla “Dur!” denebilirdi düşmana… Ve bir ordu yaratıldı yoktan… Bir ordu ki; yediden yetmişe dek kadın, erkek, genç yaşlı…

Silah yokmuş, üniforma yokmuş, ayakta postal yokmuş; ne gam… Diş var, tırnak var, o yenilmez yürek var ya… Ölümüne saldırdılar düşmana…

Bu inançla yalnız düşman değil, Türk Milleti’nin ters giden talihi de yenildi İnönü’de…

Ardından yeni destanlar yazıldı sırasıyla… İşte Aslıhanlar, Afyon, Kütahya… İşte Eskişehir, Dumlupınar, Sakarya…

Türk Ordusu’nun Sakarya’da kazandığı zaferin bir başka benzeri yoktur yeryüzünde… Bu savaş, bir milletin kaderini değiştiren 22 gün, 22 gecelik yaman bir uğraştır. Bu savaş, insanlık duygularından yoksun, vahşi ve saldırgan düşmanın ensesinde patlayan Türk’ün demir yumruğudur. Bu savaş, haksız, şuursuz ve kirli bir istila emelinin, Sakarya’nın köpüren sularında boğuluşudur.

Bundan dolayıdır ki; tarih sayfalarında Sakarya Meydan Muharebesi’ne müstesna bir yer verilmiştir. Çünkü Türk Ordusu, Viyana’da (1683)başlayan ve 239 yıl boyunca gerileyen, amansız çekilmeye, Sakarya’da “Dur!” demiştir.

Başbuğ Mustafa Kemal’in, “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı kanla sulanmadıkça düşmana terk olunmaz!” komutundaki anlamı çok iyi kavrayan kahraman Türk Milleti,

“Ya istiklâl, ya ölüm!” parolasıyla mücadele etmiştir.

Vatanın bağrından düşmanı söküp atmaya kesin kararlı olan Türk Ordusu, bütün gücünü topladı Ağustos 1922’de… Artık her şey, Türklüğün haysiyet savaşına ve Akdeniz’i “İlk Hedef” gösteren kutlu başkomutanın Eskişehir’den İzmir’e kadar sürdüreceği kahramanlık yarışına kalmıştır…

Sabırsızlıkla beklenen Büyük Taarruz, 26 Ağustos sabahı günün ilk ışıklarıyla başladı. Patlayan toplar bütün dünyaya şu gerçeği haykırıyordu sanki:

“Duysun bunu kâinatta herkes, Türk’ün sesidir bu gürleyen ses!”

Başkomutanından en son erine kadar bütün bir ordu, Türk gücüne ve Türk yenilmezliğine olan büyük inançla tek vücut olmuş; baştan başa kin, boydan boya hınç kesilmişti. Bu yıllardan beri yok edilmek istenen Türk neslinin süngüleşmiş, mermileşmiş bir iradesiydi sanki…

Taarruz pek yaman sürüyordu, 26 Ağustos’ta… Akşam olurken ordularımız düşman mevzilerinin bir kısmını ele geçirmiş; Ahır Dağı’nı bir mızrak gibi saplamıştı düşmanın bağrına…

Yarın devam edecek…