O günü anlatmaya Falih Rıfkı’nın anılarından başlamalı bence.

Büyük Taarruzun tarihi; 20 Ağustos günü Akşehir’de, Mustafa Kemal tarafından tüm komutanlara savaş planı ile birlikte açıklandı.

O andan itibaren tüm Dünya ile, telsiz ve telefon dahil tüm haberleşmeler kesildi.

İngiliz ve Yunan istihbaratının kesinlikle hiçbir şey öğrenmemesi şarttı.

O yüzden İstanbul Harekat Merkezinde herkes tedirgindi.

Kimse güçlü düşmana karşı, Türkler’den bir hücum beklemiyordu.

Zaten Osmanlı’nın “Duraklama Devri”nden beri yapılmış ve kazanılmış bir hücum yoktu.

Ağutos ortasında, İstanbul sıcaktan kavruluyordu.

26 Ağustosla birlikte İstanbul Rumları, sevinç çığlıkları ile taşkınlıklara bile başlamışlardı.

Zafer’e kesin gözüyle bakıyorlardı.

Yayılan haberlere göre; Türk Ordusu hücuma kalmış, ancak sert Yunan kayasına çarparak hezimete uğramış ve geri püskürtülerek kaçmaya başlamıştı.

Falih Rıfkı, Yakup Kadri gibi vatansever gazeteciler ile birlikte Müsellah Müdafa-i Milliye (MM) isimli; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tanıdığı gizli direniş örgütü’nün lideri olan Topkapılı Memet de tedirgindi.

Ne oluyordu?

“Bari birkaç köyü geri alabilseydik” diye düşünüyordu.

Haber almak güçleşmişti.

İletişim, Büyük Postane altındaki telgrafla gizli olarak ancak gece yarıları yapılabiliyordu.

Topkapılı Memet ve teşkilatın tüm üyeleri, hiçbir haber alamamaktan deliye dönmüşlerdi.

Sanki karanlık bir Dünya içindeydiler.

Ama iktidar yanlısı ve işgal destekli gazeteler, Mustafa Kemal’in askerleri için “Bir hücum ve akabinde bozgun”dan söz ediyorlardı.

Moraller sıfırdı.

Topkapılı Mehmet ve arkadaşlarının ağzını bıçak açmıyordu.

Onca emek, onca silah, onca mühimmat boşuna mı Ankara’ya kaçırılmış, can pahasına harcanan onca emek boşa mı gitmişti?

Bir de 30 Ağustos gün gelen bir haber, bunarın üzerine tuz biber ekmişti.

“Mustafa Kemal ve arkadaşları ile birlikte ‘tüm karargah teslim oldu’ söylentileri dolaşıyordu ortalıkta.

Böyle olunca, Rumlar’ın taşkınlıkları da dayanılmaz bir hal almıştı.

İstanbul Darülfünun öğrencileri derslere girmek istemiyor, köşe başlarında birbirlerinden göz yaşlarını saklamaya çalışıyorlardı.

Falih Rıfkı, o akşam Büyükada’ya giderken, bu korkunç haberi vapurda öğrenmişti.

Adaya iner inmez de arka yollardan evine kapağı zor atmıştı.

Rıfkı’nIn en ağırına giden de Ada Meydanında Rum’lara eşlik eden işbirlikçi, yılışık bir grup Türk olmuştu.

O gece gözüne uyku girmedi.

Her şeyin bitmiş olması bir yana, Mustafa Kemal nasıl teslim olmuştu?

Aklı almıyordu.

Falih Rıfkı gerçeği, ertesi gün vapurdan sirkeciye indiğinde öğrendi.

Öte yandan Topkapılı Memet, Sirkeci’de arkadaşlarıyla buluştu.

İngiliz nöbetçilere aldırmadan, Büyük Postane altına, telgraf başına gittiler.

Memet “Ankara’yı, meclisteki arkadaşları gizli şifreyle arayın” dedi.

Dışarıda İngiliz devriyeler dolaşıyordu.

O yüzden bu yapılan bir çılgınlıktı.

Ankara’dan hemen cevap gelmedi.

Ancak sabaha karşı, tan yeri ağarmak üzereyken birden telgrafın maniplesi tıkırdadı.

İçlerinden biri “Ankara” diye telaşla fısıldadı.

Makine başına üşüştüler.

Mesaj geliyordu…

Dışarıda ortalık ağarmaya başlamıştı.

Süleymaniyeli Çolak Naci , elleri titreyerek mesajı aldı.

“Oku” diye bağırdı Topkapılı Memet “Oku be adam”

Çolak Naci ağlıyordu okurken.

“Afyon’u aldık…Dumlupınar’da düşmanı ezdik….Trikopis ve komutanlarını esir aldık…Mustafa Kemal Paşa, Yunan Ordusu’nu İzmir’e doğru kovalıyor…İnşallah yakında İzmir’deyiz…Gazamız mübarek olsun”

Falih Rıfkı ve Yakup Kadri, gazeteye koştular.

İlk baskıyı aceleyle yaptılar.

Dağıtım zamanını beklemeye gerek görmeden gazeteleri pencerelerden sokağa atmaya başladılar.

İnsanlar havada kaptıkları gazeteleri öpüyor, yüzlerine sürüyorlardı.

İstanbul’da sevinç görülmeye değerdi.

Tüm Türkiye, bu sevinç yumağının içine girdi.

Sonraki her yıl 30 Ağustoslar, zaferin, özgürlüğün ve medeniyet yolunda atılan adımların devamı oldu.

Yüce Rabbim bizlere, bir yeni “30 Ağustos Zaferi” ihtiyacı hissettirmez inşallah.