İktisat ve İşletme Fakültelerinde, talebin arzdan fazla olmasının veya üretilen mal ve hizmetlerin girdilerindeki fiyatların yükselmesinin, enflasyonun temel sebebi olduğu anlatılmaktadır. Ülkemizde “faiz sebep, enflasyon sonuç” şeklinde sloganlaştırılan ve enflasyonun temel sebebinin faiz olduğu algısını yaratan düşüncenin, bilimsel bir temeli yoktur. Üretim girdileri içerisinde faiz maliyetinin payı dikkate alınmayacak kadar düşüktür. Faiz dışında da enflasyon artışına çok küçük katkıları olan unsurlar vardır. Bunların varlığı, enflasyonun temel sebebinin talebin arzdan fazla olması ile üretim maliyetlerindeki artış olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu yüzdendir ki iktisat kitaplarında enflasyon “talep enflasyonu” ve “maliyet enflasyonu” şeklinde incelenir.
Nüfusu hızlı artan, insanlarının gıda, giyim, ev, araba ve tatil gibi tatmin edilecek çok sayıda ihtiyacı olan ülkemizde, ilk önce “talep enflasyonu” kendini gösterir. Çünkü, Yerli ve milli üretim tarihin hiçbir döneminde ihtiyacı karşılayacak düzeyde olmamış, sürekli talebin gerisinde kalmıştır. Talep fazlalığının yarattığı fiyat artışlarını dizginlemek için “ithalat” seçeneği zaman zaman kullanılmıştır. Yeterli dövizin olmaması, ithalatın yerli üreticiyi perişan etmesi üzerine kısa sürede ithalattan vazgeçilir. İthalat ile gerileyen fiyatlar hemen eski haline geri döner. Türkiye’deki enflasyon tarihini bu şekilde özetlemek mümkündür. Bunun adı da “talep enflasyonudur.”
Maliyet enflasyonu 1990 yılından itibaren ortaya çıkmış, 2018 yılından itibaren talep enflasyonunun önüne geçmiştir. Maliyet enflasyonunun baskın hale gelmesinin nedeni incelendiğinde; ülkemizde üretim yapmak için hammadde, enerji, yarı mamul ve ara mallarının ithal edilmesinin, bilgisayar ve cep telefonları gibi teknoloji ürünleri ile her türlü yabancı tüketim mallarının rafları işgal etmesinin, maliyet enflasyonunun oluşmasında başrol oynadığı gerçeği karşımıza çıkmaktadır. Yine, Türkiye ekonomisine “ üretim” yerine “ithalatın”, “tasarruf” yerine “israfın”, Türk Lirası yerine dövizin hakim olması, maliyet enflasyonuna hızlı geçişi kolaylaştırmıştır.
İthalata dayalı tüketim ekonomisinin yarattığı, devasa boyutlara ulaşan yabancı para ihtiyacını, turizm gelirleri ile doğrudan sermaye girişleri karşılamaya yeterli olmamıştır. Döviz açığını “sıcak para” ve dış borçlanma ile çözmeye çalışan Türkiye, “ithalat” ve “dış borç” bağımlısı haline gelmiştir. Böyle bir ekonomide döviz kurlarında yaşanan her artış “maliyet enflasyonunu” tetikler hale gelmiştir. Kur artışları girdi fiyatlarını, girdi fiyatlarındaki artış maliyetleri, maliyet artışı enflasyonun genel düzeyini artırır şeklinde bir “kısır döngü”, ekonomimizin başına bela olmuştur. Bunun adı da “maliyet enflasyonudur.”
Türkiye izah edilen bu kısır döngüyü, tüketim ekonomisi yerine üretim ekonomisine geçmek suretiyle mutlaka kırmalıdır. Başta devletimiz olmak üzere tüm vatandaşlarımızın israf yerine tasarruf etmesi elzemdir. Milli paramız olan Türk Lirasının işlem ve biriktirme aracı haline gelmesini sağlayacak tüm tedbirlerin alınması hayati derecede önemlidir. Bütün bunlardan daha önemlisi, ülkemizin Avrupa Birliği normlarında hukuk ve demokrasi standardını yakalayarak, yatırım yapılabilir ülkeler arasına girmesi gerekir. Aksine alınan karar ve yapılacak uygulamalar, ülkemizdeki sıkıntıları daha da artıracaktır.